Dolar
43.98
Euro
51.05
Altın
5,156.68
ETH/USDT
1,950.30
BTC/USDT
66,851.00
BIST 100
13,110.70
Analiz

Pakistan-Afganistan hattında çatışma: Geçmişin faturası mı ödeniyor?

Kontrolden çıkan bir çatışmada kaybeden Pakistan olacaktır. Afganistan zaten dünyadan tecrit edilmiş bir ülkeyken, Pakistan ise yabancı sermaye çekmeye, ekonomik istikrarını sağlamaya ve uluslararası itibarını onarmaya çalışan bir ülkedir.

Dr. Hassan Abbas  | 03.03.2026 - Güncelleme : 03.03.2026
Pakistan-Afganistan hattında çatışma: Geçmişin faturası mı ödeniyor? Fotoğraf: Hussain Ali/AA

İstanbul

Washington merkezli akademisyen ve "The Return of the Taliban: Afghanistan After Americans Left (Yale University Press, 2024)" kitabının yazarı Dr. Hassan Abbas, Pakistan-Afganistan çatışmasını ve bölgesel tırmanma risklerini AA Analiz için kaleme aldı.

***

Pakistan ile Afganistan arasındaki son sınır ötesi saldırılar, zaman zaman yaşanan olağan sınır gerilimlerinin çok ötesinde, çok daha tehlikeli bir sürecin habercisidir. Bu gelişmeler tarihin gölgesinde, kronik bir güvensizlik ortamında ve terör örgütlerinin varlığı altında adım adım çöken bir ilişkinin yansımasıdır. İslamabad'ın, Afganistan topraklarındaki Pakistan Talibanı (TTP) mevzilerine yönelik askeri operasyonları ve Kabil'in uzun yıllardır en büyük destekçisi olan Pakistan'a yardım etmeyi reddetmesi ya da buna güç yetirememesi, iki ülkeyi de fiilen savaş eşiğine taşımıştır.

📲 Artık haberler size gelsin
AA'nın WhatsApp kanallarına katılın, önemli gelişmeler cebinize düşsün.

🔹 Gündemdeki gelişmeler, özel haber, analiz, fotoğraf ve videolar için Anadolu Ajansı
🔹 Anlık gelişmeler için AA Canlı

Tüm bunların içinde derin bir ironi yatıyor. Pakistan, Taliban'ın bugünkü konumuna gelmesinde yalnızca kenarda duran bir seyirci değildi. 1990'ların ortasından itibaren İslamabad, Taliban'a diplomatik destek sağlamış, lojistik kolaylıklar sunmuş ve her şeyden önemlisi kendi topraklarını bir sığınak olarak açmıştır. 2001 sonrasında ise Pakistan içindeki bazı çevreler, kendi sınırları içinde yuvalanan Taliban liderlik yapılanmalarına göz yummuş, hatta bu yapılara zemin hazırlamıştır. Pakistan'ın aşiret bölgelerinde ve büyük şehirlerinde sağlanan bu sınır ötesi sığınaklar olmasaydı, Taliban'ın ABD ve NATO güçlerine karşı sürdürdüğü isyanı ayakta tutması son derece güç olurdu. Şimdi ise tarih, bu "iyiliği" iade etmektedir. Bir zamanlar Pakistan'ın bölgesel çıkarlarına hizmet eden sığınak stratejisi, bugün bizzat Pakistan'ın iç güvenliğini tehdit eden bir bumeranga dönüşmüştür.

Bir sigorta olarak TTP

İslamabad'ın temel şikayeti net: Taliban, TTP'yi etkisiz kılmak için bugüne kadar kararlı bir adım atmıyor. Pakistanlı yetkililer, iki örgüt arasındaki ideolojik yakınlığın, ortak aşiret bağlarının ve yıllarca süren omuz omuza savaşın, TTP'ye duyulan hoşgörünün zeminini oluşturduğunu savunmaktadır. Bu kaygı, İslamabad açısından hiç de temelsiz değildir. Afgan topraklarında faaliyet yürüten militan ağlarına sessiz kalmak hem Pakistan'ın Taliban'a yıllarca sağladığı tarihi desteği görmezden gelmek hem de sınır ötesi terörü önlemeye ilişkin devletlerarası sorumluluk normlarını çiğnemek anlamına gelmektedir.

Ne var ki tabloya Kabil'in penceresinden bakıldığında, TTP meselesi bambaşka bir anlam kazanmaktadır. TTP, yalnızca taşınması güç bir yük değil aynı zamanda elde tutulması gereken bir sigorta poliçesidir. Afgan Taliban liderleri sürgün yıllarını hafızalarından silmemiştir. Durand Hattı'nın ve Pakistan'ın sınır bölgelerindeki dost aşiretlerin, onlara bir zamanlar savaşçı, sığınak ve gelir kapısı sağladığını çok iyi bilmektedirler. İç çatlakların derinleşeceği ya da dış baskıların dayanılmaz bir hal alacağı olası bir kriz anında, bu ağlar yeniden can simidine dönüşebilir. Dolayısıyla TTP ile ilişkileri tamamen koparmak, bu kritik stratejik geri çekilme seçeneğini de beraberinde yok etmek demektir.

Bazı Afgan Taliban yetkilileri ise konuya bambaşka bir açıdan yaklaşmaktadır. Bu isimlere göre İslamabad, TTP tehdidini kamuoyunu yönlendirmek ve Afganistan'a yönelik olası bir askeri operasyonu meşrulaştırmak amacıyla kasıtlı olarak abartmaktadır. Söz konusu söylemin, toplumda savaş zemini oluşturmaya yönelik olduğunu ve büyük olasılıkla ABD Başkanı Donald Trump ile ilişkilendirdikleri daha kapsamlı bir planın parçası olduğunu öne sürmektedirler. Bu plana göre nihai hedef, Afganistan'da hala bulunan Amerikan askeri üsleri ve silahlarıdır.

Tüm bu tabloya farklı bir açıdan bakıldığında, karşımıza bir o kadar kritik başka bir mesele çıkmaktadır: Kapasite sorunu. Taliban bugün, ekonomisi çökmüş, uluslararası arenada derin bir yalnızlığa sürüklenmiş ve kurumsal yapısı son derece kırılgan bir devleti idare etmektedir. Güvenlik aygıtı kimi bölgelerde belirli bir uyum içinde işlese de pek çok noktada dağınık ve tutarsız bir görünüm sergilemektedir. Yıllarca süren çatışmalarla olgunlaşmış, merkezi bir komuta zincirinden bağımsız biçimde örgütlenmiş olan TTP ise bir gecede dağıtılabilecek sıradan bir milis yapılanması değildir. Kabil'in tam anlamıyla kararlı olduğunu varsaysak dahi -ki eldeki kanıtlar kararlılıktan çok kararsızlığa, hatta isteksizliğe işaret etmektedir- TTP'yi bertaraf etme kapasitesi, çürümüş istihbarat altyapısı, kronik ekonomik kırılganlık ve iç hizipleşme dinamikleri nedeniyle son derece sınırlı kalmaktadır. İdeoloji sınırları muğlaklaştırabilir ama yönetme pratiği yetersizlikleri gün yüzüne çıkarır.

Bu iç dinamikler, iktidarın tek elde toplanması ve hizipler arasında büyüyen gerilimle birleşince tablo daha da içinden çıkılmaz bir hal almaktadır. Otorite neredeyse bütünüyle yönetimin lideri Molla Hibetullah Ahundzade'nin şahsında toplanmış, onun katı ve değişmez kararları devlet politikasının fiili belirleyicisi haline gelmiştir. Daha pragmatik bir çizgide duran isimler ise ya hareket alanları daraltılmış görünmekte ya da doğrudan devre dışı bırakılmaktadır. Bu tablo, hareket içindeki derin çatlakların açık bir yansımasıdır. Alternatif seslerin giderek daha fazla kısılması, politika esnekliğini köreltmekte ve sertlik yanlısı eğilimleri beslemektedir. Sonuç olarak İslamabad ile herhangi bir uzlaşı zemini bulmak giderek zorlaştırırken, bu denli içe kapanmış ve egosantrik bir dünya görüşü ise önündeki engelleri daha da yükseltmektedir.

Meşruiyetin ve toplumsal direncin aşınması

En az diğerleri kadar kaygı verici olan bir başka mesele, Taliban'ın kadınların eğitimine ve kamusal yaşama katılımına yönelik uyguladığı ağır baskılardır. Kız çocuklarının ortaöğretim ve yükseköğretimden neredeyse tümüyle dışlanması, Afganistan'ın insani krizini daha da derinleştirmenin ötesinde, rejimin uluslararası alandaki meşruiyetini ve toplumsal direncini de temelden sarsmıştır.

Gerginliklere yeni bir katman ekleyen etken ise Kabil'in son dönemde Hindistan ile diplomatik açılım sinyalleridir. Ticaret görüşmeleri, konsolosluk düzeyindeki temaslar ve karşılıklı sembolik adımlar gibi kamuoyuna yansıyan gelişmeler, Pakistan güvenlik çevrelerinde derin bir tedirginlik yaratmıştır. Onlarca yıl boyunca Afganistan'daki stratejik derinlik, Hindistan'ın bölgedeki nüfuzunu dengelemenin olmazsa olmaz aracı olarak görülmüştür. Yeni Delhi'nin Kabil ile temkinli adımlarla yeniden köprü kurmaya başlaması, Ravalpindi'de uzun süredir sessizleşmiş eski kaygıları yeniden alevlendirmektedir. Taliban'ın -pragmatik hesaplarla dahi olsa- dış ortaklıklarını çeşitlendirme ihtimali, Pakistan'ın kuşatılmışlık ve ihanet duygusunu artırmaktadır.

Öte yandan arabuluculuk girişimleri de sessiz sedasız çıkmaza sürüklenmiştir. Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye'nin İslamabad ile Kabil arasındaki gerginlikleri yatıştırmaya ve güvenlik alanında ortak bir anlayış oluşturmaya yönelik çabaları somut ve kalıcı bir sonuç vermemiştir. Bu tablo son derece düşündürücüdür, zira yalnızca iki başkent arasındaki kronik güvensizliği değil, aynı zamanda sınır ötesi militan yapıları etkin biçimde yönetebilecek çalışan bir bölgesel güvenlik mekanizmasının yokluğunu da açıkça gözler önüne sermektedir. Her iki tarafla da doğrudan kanalları bulunan ve bölgede belirli bir ağırlık taşıyan orta büyüklükteki güçler, en mütevazı güven artırıcı önlemleri bile hayata geçiremediğinde, bölgenin yapısal kırılganlığı tüm çıplaklığıyla su yüzüne çıkmaktadır.

Daha geniş bir fay hattı: Çatışmanın Orta Doğu bağlantısı

Bu Güney Asya dinamiğinin üstüne bir de Orta Doğu'da yaşanan köklü sarsıntı eklenince İslamabad'ın stratejik hesapları büsbütün çetrefilli bir hal almaktadır. ABD ve İsrail'in İran'ın güvenlik ve siyasi kurumlarını hedef alan askeri operasyonları -İran lideri Ayetullah Ali Hamaney'in tasfiyesi de dahil olmak üzere- ve ardından Tahran'ın Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerindeki Amerikan üsleri ve İsrail'i hedef alan misilleme saldırıları, bölgede çok daha derin bir fay hattını yeniden harekete geçirmiş ve geniş çaplı bir tırmanma tehlikesini beraberinde getirmiştir. Yanlış hesaplamaların yol açabileceği felaket senaryoları son derece tehlikelidir. Pakistan'ın iç siyaseti açısından ise bu gelişmeler oldukça hassastır. Zira ülke, mezhep sınırlarını aşan ve İran'a belirgin bir sempatiyle bakan geniş bir Müslüman nüfusa ev sahipliği yapmaktadır. Bu gerçek, İslamabad'ın zaten karmaşık olan stratejik denklemini daha da içinden çıkılmaz kılmaktadır.

Pakistan'ın iç cephesine bakıldığında ise TTP'nin tırmanan saldırıları ağır bir baskı ortamı doğurmuştur. Askeri konvoyları, karakol ve polis merkezlerini, istihbarat tesislerini birbiri ardına hedef alan örgüt, Pakistan güvenlik kurumlarının hem moralini hem de operasyonel öz güvenini yavaş yavaş azaltmaktadır. Bu ortamda sınır ötesi askeri operasyonlar, salt bir caydırıcılık aracının çok ötesine geçmekte, devletin iç kamuoyuna verdiği net bir mesaja dönüşmektedir. Sınırın hemen ötesindeki sığınaklara artık sessiz kalınmayacaktır. Afganistan'ın hareketsizliği karşısında sergilenecek güçlü bir tutum, iç kamuoyunda caydırıcılığı yeniden inşa etmek adına siyasi açıdan kaçınılmaz bir zorunluluk haline gelmiştir. Bununla birlikte TTP'nin gerçek anlamda etkisiz kılınması, Pakistan'ın kendi iç sorunlarına yönelik çok daha kapsamlı ve bütüncül bir terörle mücadele stratejisi gerektirmektedir. Bu strateji, polis öncülüğünde yürütülen etkin soruşturmaları, çok daha işlevsel bir istihbarat yapısını ve sivil kolluk kurumlarının uzun soluklu kapasite gelişimini bir arada ele almalıdır.

Ancak tırmanma, her iki taraf için eşit riskler taşımıyor. Taliban, 30 yılı aşkın bir süre boyunca uzun soluklu çatışma ortamlarında yalnızca ayakta kalmamış, aynı zamanda daha da güçlendiğini defalarca ortaya koymuştur. Savaş, onların iç bütünlüğünü güçlendirerek direniş söylemini canlı tutmaktadır. Pakistan ise tam aksine çökmekte olan bir ekonomi, siyasi kutuplaşma ve eş zamanlı olarak yönetmek zorunda kaldığı birden fazla iç güvenlik meselesiyle birden boğuşmaktadır. Kabil'in Pakistan içindeki daha geniş çaplı bir militan yapıyı sessizce teşvik etmesi ya da buna zemin hazırlaması halinde, bunun yansımaları son derece yıkıcı olabilir.

Tüm bu tablonun özüne inildiğinde, kontrolden çıkan bir çatışmada asıl kaybedenin Pakistan olacağı açıktır. Taliban yönetimindeki Afganistan zaten halihazırda uluslararası yaptırımlarla bunalmış, dünyadan tecrit edilmiş ve onlarca yıllık çatışmayla sertleşmiş bir ülkedir. Oysa Pakistan, nükleer kapasitesiyle bölgenin önemli bir gücü olmasına karşın ekonomik istikrarını yeniden inşa etmeye, yabancı sermaye çekmeye ve uluslararası arenada itibarını onarmaya çalışan bir ülkedir. Batı sınırı boyunca sürüncemede kalacak bir savaş, kıt kaynakları tüketecek, yatırımcıları çekecek ve toplumsal çatlakları daha da derinleştirecektir. Tarihin ironisi, artık acı bir stratejik geri tepmeye dönüşmüştür.

Tüm bu şiddet tırmanmasının kutsal ramazan ayına denk gelmesi ise ayrı bir trajik anlam taşımaktadır. Derin bir iç muhasebe, huzur ve insani şefkatle özdeşleşen bu mübarek ayda çatışmanın alevlenmesi, jeopolitik rekabetin insani faturasını katbekat ağırlaştırmaktadır. Bu zamanlama, gerilimin bir an önce dizginlenmesinin, diplomasinin yeniden devreye sokulmasının ve taktik hesapların çok ötesinde kalan insani değerlere geri dönüşün artık ertelemez bir zorunluluk olduğunu bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir.

[Dr. Hassan Abbas, Washington merkezli bir akademisyen ve The Return of the Taliban: Afghanistan After Americans Left (Yale University Press, 2024) kitabının yazarıdır.]

* Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.


Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.