ABD'nin jeopolitik öncelikleri: İran sadece İran'dan ibaret değil
Venezuela’dan Grönland’a, oradan İran’a uzanan hamleler, jeopolitiğin artık öngörü değil küresel sistemi belirleyen ve üreten bir güç alanı olduğunu ve büyük rekabet çağının fiilen başladığını göstermektedir.
İstanbul
Cumhurbaşkanlığı Güvenlik ve Dış Politikalar Kurulu Uluslararası İlişkiler Uzmanı Doç. Dr. Orhan Karaoğlu, ABD'nin dış politika stratejilerinin hangi jeopolitik önceliklere dayandığını ve İran geriliminin altında yatan dinamikleri AA Analiz için kaleme aldı.
***
Venezuela’dan İran’a, Asya-Pasifik’ten Orta Doğu’ya uzanan güncel gelişmeler, uluslararası siyasetin jeopolitik temeller üzerinden yeniden okunmasını zorunlu kılmaktadır. ABD-Çin rekabetinin belirleyici hale geldiği mevcut uluslararası konjonktürde, yaşanan gelişmeleri anlamak jeopolitik dinamikleri merkeze alan bir okuma gerektirmektedir.
AA'nın WhatsApp kanallarına katılın, önemli gelişmeler cebinize düşsün.
🔹 Gündemdeki gelişmeler, özel haber, analiz, fotoğraf ve videolar için Anadolu Ajansı
🔹 Anlık gelişmeler için AA Canlı
ABD'nin dış politika stratejileri hangi jeopolitik önceliklere dayanıyor?
Bu minvalde Aralık 2025’te Beyaz Saray tarafından yayınlanan Ulusal Güvenlik Stratejisi (NSS) ile Ocak 2026’da ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) tarafından yayınlanan Ulusal Savunma Stratejisi (NDS) benzerlikler ve farklılıklar barındırmaktadır. Bu benzerlikler ve farklılıklar aslında jeopolitik süreçle ilgilidir. Ulusal Güvenlik Stratejisi bir "niyet beyanı" ve ideolojik bir çerçevedir. Bu belgede, ulusal güvenlik sadece silahlarla değil; gümrük vergileri, enerji üretimi, sınır duvarı ve kültürel değerlerin korunmasıyla tanımlanır. Yani "güvenlik" kavramı sivil-siyasi bir zemindedir.
Ulusal Savunma Stratejisi ise bir "harekât planı"dır. Trump’ın siyasi hedeflerini gerçekleştirmek için ordunun hangi silahları üreteceği, bütçeyi nereye harcayacağı ve askerleri nereye konuşlandıracağı anlatılmaktadır. Ulusal Güvenlik Stratejisi "Uyuşturucu krizini durduracağız" derken; Ulusal Savunma Stratejisi "Meksika sınırındaki kartellere karşı hangi özel kuvvetler birimlerinin ve dronların kullanılacağını" belirlemektedir. Trump yönetiminin yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi, Çin ve özellikle Rusya ile Washington arasındaki ilişkilerin geleceğine dair mesajlar içermektedir. Dünyanın geri kalanı açısından da bu belgelerde önemli noktalar yer almaktadır. Analiz ettiğimizde, hem küresel hem de bölgesel düzeyde tablo pek iç açıcı görünmüyor. Genel olarak bakıldığında ise durum oldukça karmaşık.
Bu belgelerdeki politikaların uygulanması halinde küresel ve bölgesel siyasette önemli etkileri olacağı aşikârdır. ABD'nin Venezuela eski Devlet Başkanı Nicolas Maduro'yu uluslararası hukuku önemsemeden yakalayıp ABD'ye getirmesi, küresel siyasette tarihi ve dramatik bir olaydan daha fazlasıydı. Bu, jeopolitiğin nasıl değiştiğinin ve stratejik kaynaklar söz konusu olduğunda gücün nasıl giderek daha fazla kullanıldığının bir işaretiydi. Dünyanın geri kalanı için buradan çıkarılacak ders, Venezuela'nın kendisi değil, yöntemdir. Yoğunlaşan büyük güç rekabeti çağında, Washington, kritik kaynaklara erişimi güvence altına almak için doğrudan harekete geçme konusunda artan bir isteklilik gösteriyor ve yasal, diplomatik ve tehdit edici araçlar arasındaki çizgiyi bulanıklaştırıyor. Bugün Venezuela'ya ve yarın İran’a müdahale bu çerçevede değerlendirilebilir.
Ulusal Güvenlik Stratejisi, "Önce Amerika" doktrinini ABD hegemonyasının geleneksel anlayışını değiştirecek ölçüde yeniden şekillendirmektedir. Strateji, demokratik-liberal kampın değerlere dayalı liderliğinin aksine, devletlerin milliyetçiliğinin tanınmasını vurgulamaktadır. Orta Doğu açısından da ABD’nin yayınladığı bu belgelerde önemli mesajlar bulunmaktadır. Bu stratejide, İsrail hem ABD’nin temel çıkarlarından biri olarak görülmekte hem de diğer devletlerle birlikte, bölgedeki yönetimin öncelikli hedeflerinden biri olan yeni Orta Doğu yapılanmasında merkezi bir ortak olarak tanımlanmaktadır.
ABD içindeki siyasi yelpazenin her kesiminden Amerikalılar İsrail'e yönelik eleştirilerini giderek daha fazla dile getirirken, İsrailliler de Washington'un Orta Doğu'da son dönemde aldığı birçok kararın kendilerine zarar verip vermediğini tartışmaktadır. Bununla birlikte Ulusal Güvenlik Stratejisi'nin vurgusu ve Trump yönetiminin fiilî politikası birlikte ele alındığında ise, İsrail'e en fazla üç yıl, hatta belki daha kısa sürebilecek az ve öz bir fırsat penceresi sunduğu da ifade edilebilir.
Bu süre zarfında Washington, İsrail'e özellikle bağlılık göstermektedir. İsrail için bunun anlamı sadece ABD yönetimiyle "iyi geçinmek" değil, aynı zamanda bu kısa dönemi ABD ve bölgeye yönelik uzun vadeli stratejik hedefleri ilerletmek için kullanmak anlamına gelmektedir. İran’daki gösteriler ve Trump yönetiminin İran’a müdahale edebilme olasılığı da İsrail için bir fırsat olarak görüldüğü tahmin edilebilir. Bilhassa 7 Ekim 2023 sonrasında bölgede yaşananlara bakıldığında İran’a olası bir müdahalenin gelmesi de şaşırtıcı değildir.
İran geriliminin altında yatan dinamikler neler?
Yıllar boyunca İran, toplumsal veya siyasi açıdan çok az değişiklikle sonuçlanan protesto dalgalarına sahne oldu. Ancak şimdi, meydan okuyan İranlılar giderek yorgun ve sabırsız hale geldikçe öfke artmaktadır ve ekonomik sıkıntılar, yaptırımlar İran’ı daha da zorlamaktadır. İran’da protestolar kesilse de toplumsal huzursuzluk ve jeopolitik fay hatları İran’da depremlere neden olabilir. Durulan protestolar sonrası İsrail-ABD ile İran arasında son dönemde gözlemlenen “çatışmasızlık/gevşeme” halinin geçici, taktiksel ve kırılgan olduğu unutulmamalı. Bu dönemin kalıcı bir detente (yatışma/diyalog) anlamına gelmeyeceğini ve kısa vadede bozulma ihtimalinin yüksek olduğunu düşünebiliriz.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun dış politikasının merkezinde uzun yıllardır İran’a karşı sert bir duruş yer alıyor. Ekim’de gerçekleşecek İsrail seçimleri ve Kasım’da yapılması beklenen ABD ara seçimleri göz önünde bulundurulduğunda, İran’a yönelik olası bir hamlenin gelmesi muhtemel görünmektedir.
Türkiye’nin yürüttüğü yoğun ama sessiz diplomatik arabuluculuk çabalarına rağmen küresel jeopolitik dengelerin giderek sertleşmesi, ABD’nin İran’a yönelik olası müdahaleyi tetikleyebilecek bir süreci hızlandırmaktadır. Bununla birlikte Trump yönetiminin İran’ı masaya oturmaya zorlamak amacıyla uyguladığı sert güç projeksiyonu, küresel jeopolitik dinamiklerle birleşerek bölgeyi askeri müdahale ile diplomatik pazarlık arasındaki ince çizgide tutmaktadır. Askeri bir hamle sinyali genellikle "en iyi anlaşmayı" koparmak için kullanılan bir kaldıraç (leverage) vazifesi gördüğü de unutulmamalıdır. ABD açısından, İran’a olası bir müdahalenin en önemli boyutlarından biri, belki de en kritik olanı, jeopolitik etkileridir.
Trump yönetimi son zamanlarda, Rusya, Çin ve İran arasında kalan, stratejik olarak önemli olan geniş Orta Asya bölgesindeki diplomasisini arttırdı. ABD yönetimi Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki barış bildirisine aracılık ederek anlaşma imzaladı. Bu anlaşmanın bir parçası da ABD’li şirketlerin faaliyet göstereceği büyük bir geçiş rotasının kurulmasını içermekteydi. Daha yakın zamanda Trump, beş Orta Asya ülkesinin başkanlarını Beyaz Saray’da ağırladı ve Kazakistan’ı Abraham Anlaşmalarına dahil etme girişiminde bulundu.
Bu adımlar, Amerika’nın daha geniş anlamda Orta Asya’da nüfuzunu artırmak istediğine dair önemli işaretler. ABD bölgede Rusya ve Çin’in hakimiyetine karşı jeopolitik olarak hamle yapmaktadır. İran’ın zayıflaması da Washington için fırsat yaratıyor. İran’ın azalan gücünün de Amerika’nın dönüşünü kolaylaştıracağı düşünülüyor. İran ile İsrail arasında 12 gün süren çatışmadan sonra, İran ile sıkı bağları olan Ermenistan'ın artık güvenlik için Tahran’a bel bağlayamayacağı da hatırlanmalı. Savaşın ardından Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan, İran’a bağımlı kalmaktansa ABD ile işbirliği yapmanın, Azerbaycan ve Türkiye ile barışmaya çalışmanın daha tercih edilebilir olduğuna karar verdiği açık kaynaklardan görülmektedir.
Sözün kısası, gelinen aşamada jeopolitik artık dış politikanın bir alt başlığı değil, ABD-Çin rekabeti ekseninde şekillenen yeni uluslararası düzenin kurucu mantığıdır. Venezuela’dan Grönland’a, oradan İran’a uzanan hamleler, jeopolitiğin artık öngörü değil küresel sistemi belirleyen ve üreten bir güç alanı olduğunu ve büyük rekabet çağının fiilen başladığını göstermektedir. Bu tablo, jeopolitiğin geçici krizleri açıklayan bir analiz çerçevesi değil, ABD–Çin rekabeti çağında küresel düzeni yapılandıran temel paradigma haline geldiğini ortaya koymaktadır.
Güncel gelişmeleri doğru okuyabilmek, ancak jeopolitiğin çok katmanlı dinamiklerini tahlil edebilen bir perspektifle mümkündür. Anlık krizlerin ötesine geçebilmek, uluslararası gelişmeleri jeopolitik dinamikler üzerinden analiz etmeyi zorunlu kılmaktadır.
[Doç. Dr. Orhan Karaoğlu, Cumhurbaşkanlığı Güvenlik ve Dış Politikalar Kurulu Uluslararası İlişkiler Uzmanıdır.]
*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.
Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.

