Netanyahu'nun "altıgen" ittifak söylemi ve bölgesel dengelere etkisi
Hindistan’ın İsrail; Pakistan’ın Türkiye ve Suudi Arabistan ittifaklarında konumlanmasının, tarafların birbirlerini dengeleme stratejisinin ötesinde bu iki ülke arasındaki gerilimin Doğu Akdeniz’e taşınması anlamına da geldiğini belirtmek elzemdir.
İstanbul
İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Tuğçe Ersoy Ceylan, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun "altıgen" ittifak açıklamasının anlamını ve bölgesel yansımalarını AA Analiz için kaleme aldı.
***
AA'nın WhatsApp kanallarına katılın, önemli gelişmeler cebinize düşsün.
🔹 Gündemdeki gelişmeler, özel haber, analiz, fotoğraf ve videolar için Anadolu Ajansı
🔹 Anlık gelişmeler için AA Canlı
28 Şubat Cumartesi günü İran semalarında patlayan füzeler, Netanyahu’nun bir süredir adım adım şekillendirmeye çalıştığı "altıgen" ittifak teorisinin sahadaki ilk büyük testi olarak okunabilir. ABD ile koordineli şekilde yürütülen ve Tahran’daki karar alma mekanizmalarını felç etmeyi hedefleyen bu saldırı, Netanyahu’nun "Radikal eksenleri vurduk." iddiasının en somut dışavurumu oldu. Peki, bu "altıgen" ne anlama geliyor ve neden tam şimdi masaya sürüldü?
Altıgenin köşeleri: Stratejik bir çevreleme
Netanyahu’nun 22 Şubat’taki kabine toplantısında ilk kez telaffuz ettiği bu yapı, Hindistan, Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve ismi henüz zikredilmeyen Arap, Afrika ve Asya ülkelerinden oluşuyor. Netanyahu’nun "altıgen" ittifak söylemi, klasik iki taraflı normalleşme çizgisini aşan, çok-katmanlı bir çevreleme ve koridor siyaseti tasavvuru gibi okunmalı. Bu altılı grubun, İsrail için sadece birer ticari ortak değil, İran’ın başını çektiği "Şii ekseni" ve (her ne kadar Netanyahu bunu kastetmediğini belirtse de) Türkiye-Katar-Pakistan gibi aktörlerin oluşturduğu iddia edilen Sünni eksene karşı bir baraj niteliği taşıdığını öne sürmek mümkün. Bu dil, İsrail’in Gazze'deki soykırımla derinleşen diplomatik yalnızlaşmasına karşı "ben hala bölgesel mimari kurabilen aktörüm" algısını üretmeye dönük bir çaba olarak okunabilir.
Bu ittifakın geometrisi rastgele seçilmiş değil:
- Doğu Akdeniz Hattı (Yunanistan ve GKRY): Enerji, deniz yetki alanları, limanlar, savunma işbirliği ve Avrupa Birliği'ne (AB) açılan siyasal kanal olarak görülüyor. Bu ikili, İsrail’in Avrupa bağlantısını Akdeniz güvenliği üzerinden meşrulaştırmaya elverişli.
- Hindistan ayağı: Netanyahu’nun en kritik hamlesi olarak öne çıkıyor. Hindistan, sadece büyük pazar değil, savunma sanayi, teknoloji, siber, insansız hava aracı (İHA) ve tedarik zincirlerinde İsrail için stratejik ölçek demek. Ayrıca, Hindistan’ın Körfez’le ilişkileri İsrail’e dolaylı bir diplomatik alan açıyor.
- Afrika, Asya ve Arap bloku: Jeopolitik kuşatma ve normalleşmenin genişletilmesi adına bir adım olarak görülüyor. Burada amaç Abraham Anlaşmaları'nın yanına yeni ortaklar ve lojistik geçişler eklemek suretiyle bir jeopolitik ağ kurmak. Netanyahu’nun söylemindeki radikal eksenlere karşı bir blok vurgusu, işte bu, İran ve İran bağlantılı aktörlere (ve aynı anda “radikal Sünni” tehdit çerçevesine) karşı daha geniş bir koalisyon dilini şekillendiriyor.
Modi'nin ziyareti ve zamanlama manevrası
Netanyahu’nun bu yeni ittifak projesini açıklamasındaki zamanlama tesadüf değil. Hindistan Başbakanı Narendra Modi’nin 25-26 Şubat 2026’da İsrail’e geleceği resmi olarak duyurulmuştu. Modi’nin geçen hafta gerçekleşen İsrail ziyareti, bu ittifakın en güçlü köşesinin çimentoyla sabitlenmesiydi. Dolayısıyla Netanyahu’nun bunu ziyaretten hemen önce dillendirmesi üç şey anlatıyor. Netanyahu ilk olarak bu gündemi kurarak ziyareti ikili protokolden çıkarıp bölgesel mimari vitrinine taşımış oldu. İkinci olarak, Hindistan’a "senin rolün ikili değil, kurucu" mesajı verdi. Böylece Netanyahu, Hindistan’ı daha görünür bir şekilde İsrail’le aynı jeopolitik fotoğrafa çekmiş oldu. Diğer bir deyişle Hindistan’ı kilit ortak diye etiketlemiş oldu. Bu noktada Hindistan’ı sadece bir silah alıcısı olmaktan çıkarıp, IMEC (Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) üzerinden bölgenin ana aktörlerinden biri haline getirme isteğinin de ortaya konduğunu söylemek mümkün. Zira İsrail, Modi’ye şu mesajı vermiş oldu: "Sen sadece bizimle ticaret yapmıyorsun, kurmakta olduğumuz yeni dünya düzeninin kurucu ortağısın." Son olarak Netanyahu’nun bu açıklamayla iç siyasete oynadığını da belirtmek mümkün. İçeride "dünya bizi yalnızlaştırmadı, bakın liderler geliyor" anlatısını güçlendirme hamlesinin devamı olarak Modi’nin Knesset’te konuşması gibi semboller de bu anlatıyı besliyor.
Aynı zamanda bu hamleyi Pakistan’ın nükleer kapasitesini Suudi Arabistan veya Türkiye ile paylaşma ihtimaline karşı Hindistan’ı İsrail’in yanına iyice sabitleme girişimi olarak okumak da mümkündür. Nitekim geçtiğimiz hafta gündeme gelen Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında kurulacak muhtemel bir güvenlik paktı, Müslüman Mega Ekseni olarak tanımlanmıştı. Hindistan’ın İsrail; Pakistan’ın Türkiye ve Suudi Arabistan ittifaklarında konumlanmasının, tarafların birbirlerini dengeleme stratejisinin ötesinde bu iki Asya ülkesi arasındaki gerilimin Doğu Akdeniz’e taşınması anlamına da geldiğini belirtmek elzemdir.
Somaliland ve Afrika köşesindeki gizli hamle
İsrail’in 26 Aralık 2025’te Somaliland’ı tanıması, bu açıklanan "altıgen" ittifak içinde özellikle Afrika ayağını somutlaştıran bir adım olarak okunabilir. Kızıldeniz’in girişinde, Aden Körfezi’ne hakim bir Somaliland, İsrail için hayati önemdeki Babu’l-Mendeb Boğazı'nda bir gözlem ve operasyon noktası anlamına geliyor. İsrail’in Doğu Akdeniz’le sınırlı olmayan bir deniz kuşağı aradığı düşünülürse, burası Afrika boyutuna hem liman hem jeopolitik göz ekliyor.
Ayrıca, Netanyahu’nun Abraham Anlaşmaları ruhunu Afrika’ya taşıma niyeti olduğu haberlerinden hareketle eğer burası yeni normalleşme laboratuvarı addediliyorsa, Somaliland, İsrail için henüz adı konmayan Afrika ülkeleri alanında bir ön açma girişimi olarak okunabilir. Ayrıca, eğer Somaliland bu ittifaka dahil edilirse, İsrail sadece Akdeniz’de değil, Hint Okyanusu’na uzanan su yollarında da kesintisiz bir güvenlik hattı kurmuş olacak. Diğer bir deyişle Somaliland hamlesi, altıgenin Afrika dilini soyut olmaktan çıkarıp jeopolitik bir zemin üretme arayışının bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor.
İsimsiz ülkeler neden saklanıyor?
Netanyahu’nun ismini vermediği Arap ve Asya ülkeleri, aslında bu denklemin en hassas halkalarını oluşturuyor. Burada iki ayrı kategori olduğunu öne sürmek mümkün: Zaten ilişkisi olan ama görünürlük maliyeti yüksek olanlar ve henüz temas aşamasında olanlar.
Arap ülkeleri için olası havuz Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn, Fas gibi Abraham Anlaşmaları'nın tarafları; ayrıca Ürdün ve Mısır zaten barış anlaşması imzalanmış ülkeler. Daha ileri bir isim olarak Suudi Arabistan hep ihtimal havuzunda dolaşır ancak Gazze sonrası atmosferde Riyad’ın görünür bir ittifaka yazılması çok daha maliyetli.
Afrika açısından Somaliland zaten gündemde; ayrıca Kızıldeniz havzası (Etiyopya, Kenya gibi bölgesel ortaklık arayışları olan ülkeler) bu teorik havuzda sayılabilir. Asya için ise Netanyahu “bazı Asya ülkeleri” dediği halde isim vermiyor. Bu, muhtemelen ya İran’la gerilim boyutu olan ülkeler (Kafkasya hattı gibi) ya da iç kamuoyu hassasiyetleri yüksek ortaklar anlamına gelebilir.
İsimlerin verilmemesinin sebeplerinin ise oldukça pragmatik olduğunu söylemek mümkün. Bu ülkelerin halklarındaki Filistin duyarlılığı, resmi bir ittifak açıklamasını siyasi intihar haline getirebilir. Bu açıdan iç kamuoyu baskısı bir faktördür. Henüz resmiyet kazanmamış süreçleri korumak ve karşı cepheden gelecek doğrudan diplomatik saldırıları engellemek adına diplomatik esneklik hedefleniyor olabilir. İran ve bağlantılı ağların baskısı, ticaret yaptırımı, güvenlik riski gibi faktörler, özellikle Afrika ve Asya’daki daha kırılgan ortakları görünür olmaktan kaçındırır. Son olarak Netanyahu bu ülkeleri isimsiz bırakarak, onları ittifaka tam entegre olmaları konusunda bir nevi açık çekle bekletmeyi amaçlıyor olabilir.
Analitik bir bakış: Sürdürülebilirlik mümkün mü?
İttifaklar altıgeni fikri, Netanyahu’nun elinde hem stratejik bir tasarım hem de propaganda değeri yüksek bir hikaye. Ancak Netanyahu’nun analitik bir hatası var: İttifakı mezhepçi bir dille tanımlaması. Hem "radikal Şii" hem de "radikal Sünni" gibi vurgularla eksenlerden bahsetmesi, bölgeyi kalıcı istikrarsızlığa sürükleyebilir.
Hindistan gibi bloksuzluk geleneğinden gelen bir devin, İsrail’in bu kadar keskin ve saldırgan bir bölgesel tasarımına ne kadar süre tam destek vereceği ise büyük bir soru işareti. Orta Doğu'nun dumanlar altında olduğu mevcut konjonktürde, Netanyahu’nun bölgesel denklemin merkezinde yer alan ve hamle yapan aktör görüntüsünü şimdilik tahkim ettiği söylenebilir.
[Doç. Dr. Tuğçe Ersoy Ceylan, İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi'dir.]
* Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.
