Dolar
43.88
Euro
51.92
Altın
5,169.51
ETH/USDT
2,063.60
BTC/USDT
68,200.00
BIST 100
13,831.59
Analiz, Analiz-Filistin

İşgalde yeni safha: Batı Şeria'da yeni toprak rejimi

Filistin halkı için bu tarihi dönemeçte, üzerinde uzlaşılmış bir ulusal proje ve ortak bir gelecek tasavvuru olmadan küresel gücün desteğini arkasına alan işgalci politikalara karşı durmak mümkün olmayacaktır.

Prof. Dr. Mutaz M. Qafisheh ve Mazen Zaro  | 26.02.2026 - Güncelleme : 26.02.2026
İşgalde yeni safha: Batı Şeria'da yeni toprak rejimi

İstanbul

Filistin'deki Hebron Üniversitesinde Uluslararası Hukuk ve Diplomasi Profesörü Prof. Dr. Mutaz M. Qafisheh ve uluslararası hukuk araştırmacısı Mazen Zaro, İsrail'in Batı Şeria'da kurduğu yeni toprak rejimini ve işgalin ilhak stratejisine dönüşümünü AA Analiz için kaleme aldı.

***

📲 Artık haberler size gelsin
AA'nın WhatsApp kanallarına katılın, önemli gelişmeler cebinize düşsün.

🔹 Gündemdeki gelişmeler, özel haber, analiz, fotoğraf ve videolar için Anadolu Ajansı
🔹 Anlık gelişmeler için AA Canlı

İsrail'in Batı Şeria'da toprak yönetimi kurallarına dair son kararları, işgalin yapısal olarak kurumsallaşmasında bir kırılmaya işaret ediyor. Bu adımlar, askeri işgalden Filistin toprakları üzerinde kalıcı bir kontrole geçişi hedefleyen geniş kapsamlı ve sistematik bir dönüşümün parçasını oluşturuyor. Söz konusu hamle, el koyma, mülksüzleştirme ve manipülasyon süreçlerini derinleştirirken Filistinlilerin hak arama alanını da giderek daraltıyor. İsrail, tapu sicillerini erişime açarak ve gayrimenkul işlemlerindeki denetim mekanizmalarını ortadan kaldırarak toprağı, egemenliği ve kimliği belirleyen hukuki altyapıyı yeniden inşa ediyor. Mevcut tehlike, yalnızca toprakların ilhak edilmesiyle sınırlı değil tarihsel tecrübeler, ilhakı genellikle demografik mühendisliğin izlediğini gösteriyor. Bu bağlamda toprağa el konulması, nüfusun zorla yerinden edilmesinin bir ön hazırlığı niteliğinde. Üstelik bu mesele, yalnızca bir tahminden ibaret de değil bizzat üst düzey İsrailli yetkililer tarafından resmi ve kamusal mecralarda açıkça dile getiriliyor.

İşgal altındaki topraklarda toprak mülkiyeti kayıtlarının - özellikle bir ilhak paradigması çerçevesinde - kamuya açılması, yerli halkın mülksüzleştirilmesini kolaylaştırıyor. Bu uygulama, başta yurt dışında yaşayanlar olmak üzere, İsrail yerleşim birimlerine komşu bölgelerde veya Batı Şeria’nın yüzde 60’ını kapsayan C Bölgesi'nde bulunan Filistinli toprak sahiplerini açık birer hedef haline getiriyor ve baskılara karşı savunmasız bırakıyor. Mülkiyet verilerinin bu şekilde ifşa edilmesi, yıldırma politikalarına, usulsüz devirlere ve çeşitli zorlamalara zemin hazırlıyor. İsrail'in Filistin Yönetimi'nin hukuki statüsünü tanımadığı mevcut konjonktürde bu hamle, "sahipsiz mülklerin" ve kamu arazilerinin sistematik olarak gasbedilmesinin önünü açıyor. Söz konusu ifşaat, mülkiyet risklerinin de ötesinde, Filistinlilerin özel mülkiyet hakkının ağır bir ihlali ve kişisel hukuki verileri birer "tahakküm aracına" dönüştürüyor. Uluslararası insancıl hukuk uyarınca işgalci bir gücün koruma altındaki mülkiyet haklarını zayıflatan bu tür hukuki tasarrufları hiçbir geçerliliğe sahip değildir ve yok hükmünde kabul edilir.

Hukuki normalleşme ve Cenevre Sözleşmesi

Madalyonun diğer yüzünde ise mülkiyet işlemlerindeki denetim mekanizmaları - kusurlu da olsa - daha önce şüpheli devirleri geciktiren veya denetleyen bir "usule dayalı engelleyici bariyer" işlevi görüyordu. Bu denetimin ortadan kaldırılması, arazilerin ele geçirilme sürecini hızlandırmakta ve mülksüzleştirmeyi askeri emirler yerine sivil araçlar üzerinden yasallaştırmaktadır. Bu durum, el koyma süreçlerinin hukuki yollarla normalleştirilmesi üzerinden sağlanan fiili ilhaka doğru evriliyor. Bu yaklaşım, İsrail'in Dördüncü Cenevre Sözleşmesi’ne taraf olan "Yüksek Akit Taraflardan" biri olmasına rağmen işgal altındaki toprakların işgalci gücün sivil nüfusu (İsrailli yerleşimciler) yararına kullanılmasını yasaklayan sözleşme hükmüyle doğrudan çelişmektedir.

Uluslararası toplumun süregelen sessizliği ne tesadüf ne de bir ilktir. Aksine bu durum, İsrail’in yarattığı "oldubittilerin" zamanla kabul gördüğü tarihsel bir örüntünün dışavurumudur. Gazze’nin ayrıştırılmasından Kudüs’ün ilhakına ve Ürdün Vadisi üzerindeki kontrolün pekiştirilmesine kadar, İsrail’in adım adım genişleme politikası, her seferinde cılız tepkilerle karşılanmıştır. Bu tepkisizlik, Uluslararası Adalet Divanının işgalin hukuk dışılığını ve Filistin halkının topraklar üzerindeki egemenliğini teyit eden kararlarına rağmen sürüyor. Siyasi iradeden yoksun bir hukuki netlik, yalnızca normalleşmeye hizmet eder ve cezasızlık kültürünü besler. Bu tablo, çarpıcı bir "çifte standart" vakasını da gözler önüne seriyor. Başka çatışmalarda devletler yaptırımlar ve somut müdahalelerle hızla harekete geçerken konu Filistin olduğunda yanıtlar, yalnızca retorik düzeydeki diplomasi ve alışılagelmiş kınamalarla sınırlı kalıyor.

İsrail'in attığı bu adımlar, sadece sahadaki ilhak gerçeklerini kökleştirmekle kalmıyor, aynı zamanda iki devletli çözüm olasılığını da fiilen ortadan kaldırıyor. Filistin Devletinin mekansal ve hukuki temellerini parçalayan bu tedbirler, bir zamanlar "siyasi kördüğüm" olarak nitelendirilen durumu artık yapısal bir imkansızlığa dönüştürüyor. Bu hamle, Oslo Anlaşmalarının hukuki mimarisini yerle bir ederken anlaşmanın temelini oluşturan "müzakereye dayalı geçiş süreci" vaadinin yerine, tek taraflı bir dayatma yapıyor.

Hesap verilebilirlik ve ortak bir vizyon ihtiyacı

Asıl büyük tehlike, sadece toprağın elden gitmesi değil bu kaybın ardından genellikle mülkün asıl sahiplerine yönelik saldırıların başlamasıdır. Tarihsel tecrübe, toprağa el konulmasının her zaman büyük bir sürgünün habercisi olduğunu ve mülkiyet kontrolünün eninde sonunda demografik bir tasfiyeye dönüştüğünü defalarca göstermiştir. Bu tablo karşısında artık nazik ve temkinli diplomasiyle yetinmek mümkün değildir. İşgal altındaki bir bölgede toprağın gasbedilmesi, uluslararası hukuka göre açık bir savaş suçu ve bir saldırı fiilidir. Dolayısıyla bu suça hak ettiği karşılık verilmelidir. Bu kapsamda yürütülen toprak politikalarının "ağır ihlal" olarak tescil edilmesi için koordineli diplomatik ve hukuki adımlar atılmalı, mesele vakit kaybetmeden Uluslararası Ceza Mahkemesi Savcılığı nezdine taşınmalıdır.

Bu süreçte üçüncü devletlerin de üzerlerine düşen hukuki sorumlulukları yerine getirmeleri şart. Uluslararası hukukun emredici normlarının ağır bir ihlali sayılan ve topyekun insanlığa saldırı niteliği taşıyan bu tür hukuksuzluklar, ne meşru kabul edilebilir ne de sessiz kalarak geçiştirilebilir. Artık içi boş kınamalar bir kenara bırakılmalı. Bunun yerine hukuki, ekonomik ve siyasi düzlemde gerçek bir hesap verilebilirlik mekanizması devreye girmelidir.

Ancak dışarıdan gelecek adımlar, tek başına yeterli değil. Sahadaki bu köklü dönüşümler, Filistin tarafı için de hayati bir zorunluluğu beraberinde getiriyor. Bu zorunluluk, hukuki haklılığı somut bir siyasi stratejiye dönüştürebilecek ortak bir ulusal vizyonun inşasıdır. Filistin halkı için bu tarihi dönemeçte üzerinde uzlaşılmış bir ulusal proje ve ortak bir gelecek tasavvuru olmadan küresel gücün desteğini arkasına alan işgalci politikalara karşı durmak mümkün olmayacaktır.

Oslo çerçevesinin uluslararası toplumun garantörlüğünde kurulduğu göz önüne alındığında, bu yapının sistemli şekilde tasfiye edilmesi, tüm devletlere ağır bir sorumluluk yüklüyor. Bu anlaşmanın altına imza atanlar, kendi elleriyle kurdukları ilkelerin tek taraflı olarak yerle bir edilmesini engellemek için hem hukuki hem de siyasi bir görevle karşı karşıyadır.

[Prof. Dr. Mutaz M. Qafisheh Filistin'deki Hebron Üniversitesi'nde Uluslararası Hukuk ve Diplomasi Profesörü'dür. Mazen Zaro, bağımsız bir uluslararası hukuk araştırmacısıdır.]

* Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.

Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.
bannerpartial1
bannerpartial2