Dolar
17.96
Euro
18.31
Altın
1,786.45
ETH/USDT
1,781.20
BTC/USDT
23,912.00
BIST 100
2,795.06
Analiz

Madrid Mutabakatı ve Türk dış politikasında denge siyaseti

İsveç ve Finlandiya'nın NATO üyeliği konusu, Türkiye'nin güvenlik hassasiyetlerinin uluslararası gündeme taşınmasını mümkün kıldı.

Prof. Dr. Tarık Oğuzlu   | 30.06.2022
Madrid Mutabakatı ve Türk dış politikasında denge siyaseti

İstanbul

Türkiye, NATO'ya üye olduğu 1952'den bu yana İttifakın dönüşüm politikalarına hep destek verdi. Dönem dönem yaşanan krizler ve çıkar anlaşmazlıklarına rağmen NATO üyeliği Türkiye'nin Batılı aktörlerle olan ilişkilerinin ana çimentosu oldu. Soğuk Savaş'ın iki kutuplu dünya düzeninde Türkiye için ittifak üyeliği hem çıkarları hem de kimlik perspektifinden ötürü vazgeçilmezdi. Sovyetler Birliği'nden kaynaklanan güvenlik tehdidiyle baş etmek ve Batılı kimliğini pekiştirmek istemesi NATO'yu Türkiye'nin gözünde her daim önemli kıldı.

Türkiye'nin NATO stratejisi

Soğuk Savaş'ın sonunda, Türkiye ile NATO içindeki müttefikleri arasında kimlik ve tehdit tanımlamaları konusunda fikir ayrılıkları yaşanmışsa da Türkiye, İttifakın dönüşüm odaklı politikalarını destekledi. NATO'nun genişlemeyi merkeze alan açık kapı politikası başta olmak üzere, terörizm, organize suç, siber tehditler ve denizlerde korsanlık faaliyetleriyle mücadelesine elinden gelen katkıyı sunmaya ve bu bağlamda diğer NATO üyesi ülkelerden ayrı düşmemeye özen gösterdi. Türk ordusu, NATO'nun icra ettiği çok-uluslu barışı koruma operasyonlarına katkı sağladı.

Türkiye, stratejik otonomi ve çok-taraflı dış politika anlayışı gereği NATO'ya yönelik bakış açısını uzun zaman önce değiştirmeye başladı.

Bu arka plandan bakıldığında Türkiye'nin, İsveç ve Finlandiya'nın üyelik başvuruları karşısında anlaşma yolunu tercih ederek bu iki ülkenin NATO'ya katılmasını veto etmeyişi şaşırtıcı değil. Uzun yıllardır takip ettikleri tarafsızlık ve ittifaklara katılmama odaklı güvenlik politikasını terk ederek NATO'ya üyelik başvurusunda bulunan İsveç ve Finlandiya karşısında Türkiye'nin engel çıkaran tek üye olarak kalması şaşırtıcı olurdu. Bir NATO üyesi olarak ulusal hassasiyetlerini gündeme taşıması son derece doğalken, bazı Türkiye karşıtı çevrelerin bu tavrı olumsuz bir gelişme olarak sunması ve Türkiye'nin stratejik istikametinin Batı'dan uzaklaştığı yönünde okuması gerçekçi değil. Yunanistan'ın ulusal çıkarlarını öne sürerek Kuzey Makedonya'nın NATO üyeliğini uzun yıllar engellemesi ve yine Rusya ile olan ilişkileri bağlamında Almanya ve Fransa'nın Ukrayna ve Gürcistan'ın NATO üyeliklerine yıllardır itiraz ediyor olmaları ise unutuluyor.

Türkiye'nin kendi ulusal çıkarlarını bahane ederek Finlandiya ve İsveç'in NATO'ya katılmalarını veto edeceği ve bu sayede İttifakı zayıflatacağı yönünde görüşler öne sürüldü. Halbuki Soğuk Savaş'ın bitiminden günümüze Türkiye'nin NATO'nun dönüşümüne yönelik takip ettiği politikalar incelendiğinde Türkiye'nin İttifak içinde ortaya çıkan ortak kanaatin tersine davranmadığı görülebilir. Belli bir noktaya kadar ülke çıkarlarını önceleyerek pazarlık yapmak, son aşamada ise İttifak içinde ortaya çıkan ortak kanaate uygun davranmak ise uluslararası siyasetin bir gereği.

Türkiye, stratejik otonomi ve çok-taraflı dış politika anlayışı gereği NATO'ya yönelik bakış açısını uzun zaman önce değiştirmeye başladı. Karar alıcılar için, İttifak içinde daha sorgulayıcı olmak ve üyeliğin sunduğu bütün kurumsal imtiyazları sonuna kadar kullanarak NATO'nun dönüşümünde gündeme gelen konuların Türkiye'nin ulusal çıkarlarına zarar vermesini engellemek en önemli öncelik oldu.

Finlandiya ve İsveç'in NATO üyelikleri

Finlandiya ve İsveç'in, Türkiye'nin terörizmle mücadelesinde gerekli hassasiyeti göstermediği, hatta PKK terör örgütünün Suriye'deki uzantısı olan YPG/PYD güçlerine destek verdiği biliniyor. Yine, 2016'da gerçekleşen FETÖ kaynaklı hain darbe girişimi sonrasında Türk adaletinden kaçarak bu iki ülkeye sığınanlar da Türkiye'nin bütün taleplerine rağmen iade edilmedi. İsveç'in, Suriye'nin kuzeyindeki askeri operasyonları bahane ederek Türkiye'ye uyguladığı silah satışı ambargosu da ayrı bir anlaşmazlık konusuydu. Bu iki ülke topraklarında ciddi sayıda PKK sempatizanı kişinin yaşadığı ve bunların bu iki ülkenin Türkiye'ye karşı eleştirel politikalar izlemesinde etkili oldukları da yine Ankara tarafından bilinen bir gerçek.

28 Haziran 2022'de Madrid'de gerçekleşen üçlü zirve sonrasında Türkiye, İsveç ve Finlandiya arasında bir mutabakat imzalandı. Helsinki ve Stockholm'ün, Ankara'nın taleplerini karşılamayı kabul etmeleri, NATO'ya üye olarak davet edilebilmelerini mümkün kılan en önemli gelişme oldu. İki ülkenin Türkiye'ye her türlü desteği vermeyi kabul etmeleri, silah ambargosunu sona erdirmeleri, PKK ve FETÖ sempatizanlarının Türkiye'ye iadesi noktasında gerekli hukuksal ve idari çalışmaları tamamlamaya söz vermeleri, Türkiye açısından bakıldığında önemli kazanımlar olarak görülmeli. Türkiye'nin itirazlarının dikkate alınmış olması ve müzakereler sonrasında imzalanan mutabakat metninin NATO tarafından sahiplenilmesi kesinlikle önemli.

Finlandiya ve İsveç'in, Türkiye'nin terörizmle mücadelesinde gerekli hassasiyeti göstermediği, hatta PKK terör örgütünün Suriye'deki uzantısı olan YPG/PYD güçlerine destek verdiği biliniyor.

Son üç senedir Türk dış politikasında yaşanmakta olan realist geri dönüş dikkate alındığında Türkiye'nin, NATO'nun genişlemesini veto etmeyişi oldukça anlamlı. İsveç ve Finlandiya NATO'ya üyelik başvurusu yapmamış olsalardı dahi Türkiye'nin Ukrayna Savaşı'nın başlangıcından bu yana takip ettiği politika takdir ediliyordu. Taraflar arasında arabuluculuk yapmak ve ateşin bir an önce sönmesine katkı vermek Türkiye'nin dış politika öncelikleri arasında oldu. Küresel ölçekte yaşanan enerji ve gıda krizinin aşılmasında ve Ukrayna'nın Rusya karşısındaki savunma kapasitesinin iyileştirilmesinde de Türkiye'nin oynadığı rol olumlu bulunuyordu. Geleneksel denge politikası çerçevesinde Türkiye'nin atmış olduğu bu adımlar NATO'nun diğer üyelerinin Rusya'ya karşı benimsediği politikalarla çelişiyormuş gibi görülebilir. Ancak son kertede Ankara'nın Helsinki ve Stockholm'ün NATO üyeliklerini desteklemesi Türkiye'nin bir NATO üyesi olduğu gerçeğini ve stratejik tercihlerini NATO'nun politikalarıyla uyumlu hale getirmeye özen gösterdiğini tartışmaya yer bırakmayacak şekilde gözler önüne serdi.

Türkiye'nin NATO Zirvesi'ndeki kazanımları

NATO ile Rusya arasında Rusya'nın Ukrayna'yı işgalinden sonra yaşanmakta olan gerginlik İsveç ve Finlandiya'nın NATO'ya katılmalarını mümkün kılan yolu açarken, beyin ölümü gerçekleştiği iddia edilen NATO'nun bu krizden güçlenerek çıkması önemli bir jeopolitik sonuç. Türkiye'nin bu sonucun alınmasında oynadığı kritik rol not edilmeli. Türkiye'nin vetosunu kaldırmış olması Ankara'nın stratejik tercihleri noktasındaki soru işaretlerini de giderme potansiyeline sahip.

Mutabakat sonrasında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve ABD Başkanı Biden arasında gerçekleşen ikili görüşme geleceğe yönelik olumlu sinyaller taşıyor. 

Ayrıca bu süreç, Türkiye'nin güvenlik hassasiyetlerini uluslararası gündeme taşımasını ve bu hassasiyetlerin Batılı aktörler tarafından not edilmesini mümkün kılması bakımından ve de sürdürülebilir güven ortamı için çok önemli. Başta Amerika Birleşik Devletleri (ABD) olmak üzere NATO üyesi ülkelerin Türkiye'nin yapıcı tutumunu övmeleri, Türkiye'nin Batılı aktörler ile olan ilişkilerinde olumlu yönde bir sıçramaya vesile olabilir.

Mutabakat sonrasında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve ABD Başkanı Biden arasında gerçekleşen ikili görüşme geleceğe yönelik olumlu sinyaller taşıyor. Biden'ın Türkiye'nin tavrından övgü ile söz etmesi ve Türkiye'nin Ukrayna gerginliği sırasında takip etmekte olduğu politikadan olumlu bahsetmesi, Türk-Amerikan ilişkilerinde başka olumlu sonuçların ortaya çıkmasına zemin hazırlayabilir. Türkiye'nin talep ettiği F-16 savaş uçaklarının satışına yönelik Kongre'den kolaylaştırıcı rol oynamasını isteyen Biden'ın eli artık daha güçlü. İki ülke arasında yaşanan sıkıntıların çözülmesi kolay olmasa da Türkiye'nin NATO Zirvesi sırasında attığı adımlar Batılı başkentlerde kendisine yönelik olumlu algıların ortaya çıkmasını kolaylaştıracaktır.

Batı ile Rusya arasında yaşanmakta olan ikinci Soğuk Savaş, bir yandan Türk dış politikasındaki manevra alanını daraltırken diğer yandan da Türkiye'nin stratejik önemini artırıyor. Önümüzdeki yıllarda Türk dış politikasının önündeki en önemli zorluk, her geçen gün derinleşen uluslararası kutuplaşma ortamında Türkiye'nin stratejik otonomi odaklı çok-yönlü dış politika pratiklerini başarılı bir şekilde devam ettirebilmesi olacak. Batı ve Rusya arasında izlenen denge siyaseti, Osmanlı İmparatorluğu'ndan Türkiye Cumhuriyeti'ne kalan en önemli stratejik miraslardan biri. Orta ölçekli güç kapasitesine sahip Türkiye'nin ulusal çıkarları elde etmek için denge siyaseti izlemesi stratejik bir zorunluluk. Ukrayna Savaşı'nın başından günümüze Türkiye'nin benimsediği politikalar ve en son NATO'nun Madrid zirvesinde gösterdiği tutumu, bu tarihi mirasın sahiplenildiğini ve başarılı bir şekilde icra edildiğini gösteriyor.

***

[Prof. Dr. Tarık Oğuzlu, İstanbul Aydın Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi]

* Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.
İlgili konular
Bu haberi paylaşın