Dolar
16.68
Euro
17.46
Altın
1,816.10
ETH/USDT
1,083.80
BTC/USDT
19,899.00
BIST 100
2,401.96
Analiz

Gençliğin "bağlamsızlaştırılma" sorunu

İpek Coşkun, günümüz gençliğinin sorunlarını AA Analiz için kaleme aldı.

İpek Coşkun   | 19.05.2022
Gençliğin "bağlamsızlaştırılma" sorunu

İstanbul

Wolfgang Von Goethe, şöyle diyor Genç Werter'in Acıları eserinde: "Ben çok içten duygularla konuşurken, başkasının konuyu anlamsız beylik sözlerle yaklaşması kadar beni çileden çıkaran bir şey yoktur."

Gençlik, insanın gelişimsel olarak bebeklik ve çocukluğun ardından yaklaşık 10-15 yıl süren yetişkinliğe geçiş dönemi olarak tanımlanabilir. Genel sosyolojik tanımlarda bu süreci 15 yaşında başlatıp 30 yaşa kadar uzatmak mümkündür. İnsan ömrünü ortalama 75 yıl olarak düşündüğümüzde, bunun sadece beşte birine tekabül eden bir dönemin; sosyolojinin, psikolojinin ve nihayetinde siyasetin bu kadar gündeminde olmasının ardındaki farklı nedenlerden söz edilebilir.

Gençlik "müstakbel vatandaş" olarak hem sosyolojik hem de siyaseten önem arz ediyor.

Müstakbel vatandaşlık

Çocukluktan yetişkinliğe geçişte karar alma süreçlerine dahil olma ve toplumsal kurumlara uyum açısından gençlik, "müstakbel vatandaş" olarak hem sosyolojik hem de siyaseten önem arz ediyor. Zira bu "müstakbel vatandaşın" varlığı ve sosyal davranışı sadece ailesini ya da kendisini değil, içinde bulunduğu toplumsal ve siyasal yapıyı da etkiliyor. Tam da bu noktada aileden bağımsızlaşma ve yabancılaşma ile birlikte kendi olarak var olmanın konforunu ve zorluklarını aynı anda yaşamaya başlıyor.

Tercih Paradoksunu" hiçbir nesil bu zorlukta yaşamamıştır.

Tarihsel olarak bu dönem öncesinde, gençlik ya da gençler, bu kadar müstakil değerlendirilmiyor ya da araçsallaştırılmıyordu. Kitlesel eğitimin yaygınlaşması ve eğitim sürelerinin uzaması, modernleşmenin bireyselleşme telkinleri ve toplumların çok parçacıklı hale gelmesi neticesinde gençlik dönemi; hafıza, kültür, zaman ve mekân gibi farklı değişkenlerden azade bir bağlamsızlaştırma sorunu ile karşı karşıya kaldı.

Bu bağlamsızlaştırma sürecinin tek faili ulus-devlet ya da siyaset değil. Sürecin sosyolojik sorumluluğunu belli başlı cemaatlerin ve sivil toplum kuruluşlarının yanında eğitim kurumlarının, bilhassa yükseköğretim kurumlarının taşıması gerektiğini belirtmek gerekir. Bir gözü ötekine kapalı tek düze ideolojiler, tek düze müfredatlar, tek düze söylemler, gençliğin bağlamsızlaşma krizinde hattı sayılır bir etkiye sahip.

Gençlik dönemi; hafıza, kültür, zaman ve mekan gibi farklı değişkenlerden azade bir bağlamsızlaştırma sorunu ile karşı karşıya.

Bunun yanı sıra teknolojide yaşanan gelişmelerle de mekan ve zamandan kopuş çok daha hızlı hale geldi. Ne ulus-devlet düşüncesi ne de farklı toplumsal kurumlar böyle bir sonucu planlamamış ya da beklememiş olabilirler ama ortaya çıkan tabloda gençlerin bağlamsızlaştırılmasının etkileri yaşamın pek çok alanında izlenebilir.

Hayata kayıtsızlık

Bağlamsız yetişen bir gencin hayata ve kendi dış dünyaya karşı dikkat geliştirmesi çok kolay değildir. Varoluşsal bir ilişki oluşturmadığı ya da oluşturması beklenmediğinden, hemen her şeye kayıtsız bir tutum sergiler. Bu kayıtsızlık hali, yetişkinlerin gençlere yönelik ortak rahatsızlık alanlarından biri. Ancak bu durum da yetiştirilme tercihleri ile ilgilidir. Çünkü çocuk yetiştirme tercihlerimizde de çoğu zaman farkında olmadan bağlamsızlaştırmayı bir yöntem olarak kullanırız.

Hayatın doğal akışından uzak, çocuk için oluşturulmuş özerk alanlar nedeniyle gençliğe geçişte; olduğu mekana, yapıya ve zamana yabancılaşmış bir profil ortaya çıkar. Daha somutlaştırmak gerekirse, aileler tüm yaşam becerilerini kaybetmesini göze alarak çocuklarının sadece sınava hazırlanmasını rasyonalize ediyor hatta sınava hazırlık döneminde eve misafir bile almıyor, kapının çalınmasına dahi tahammülleri yok.

Aile, yaşamı adeta dondurup, çocuklarına yapay bir güven alanı oluşturuyor. Kısa vadede çocuklarının iyi bir lise ya da üniversiteye girmesini sağlamış olsalar da isteyerek ya da istemeyerek çocuklarının sosyal duygusal bağışıklığını ve farkındalığını köreltiyorlar. Hiçbir ailenin bu sonuca bile isteye gittiği söylenemez. Ancak ortaya çıkan tablo; eşine, işine, ailesine, arkadaşına kayıtsız kimliklerin bencil tavırları ile mücadele edilen bir toplumsal durumla karşı karşıya kalacağımızı gösteriyor.

Gençlik ya da gecikmiş yetişkinlik

Gençliğin bağlamsızlaştırma sorununun sebep olduğu hususlardan biri de "gecikmiş yetişkinlik"tir. Psikolojide "Peter Pan Sendromu" olarak da bilinen, büyümenin ya da olgunlaşmanın ertelenmesi, pek çoğumuzun sıklıkla karşılaştığı bir durum. Bulunduğu mekânın ve olduğu zamanın/yaşın sorumluluğunu alamamak ve bağlamın dışında kendini her daim rahat hissettiğinde yetişkin olmayı geciktirmek tipik bir davranış.

Otuz yaşını geçmiş pek çok bireyin, tıpkı ilkokul yıllarındaki gibi, kıyafetlerinin annesi ya da başka bir aile yakını tarafından yıkanıp ütülenmesi, yemeğinin hazır olması hemen vazgeçilebilecek kolaylıklar değil. Ancak bu kolaylıklar hayatı konfor alanlarında sürdürmeye ve yetişkinliği olabildiğince ertelemeye neden oluyor.

Bu erteleme kendini en net evlilik ve aile kurma süreçlerinde gösteriyor. Nesillerle birlikte eğitim sürelerinin uzaması ve özellikle genç kadınların ekonomik alanda daha fazla yer alması evlilik kurumundaki gecikmeleri açıklayan diğer etmenler olsa da bunların da neden olduğu gecikmiş yetişkinlik halleri kendi hayatını kurma ve bunun sorumluluğunu alma konusunda eli zorlaştırıyor. Bu bir tercih olarak da değerlendirebilir ancak yetişkinliğe geçişte yaşanacak gecikmelerin genellikle kişilerin ve çevresindekilerin ruh sağlığını da zorlayıcı süreçlere evrildiğini sıklıkla gözlemliyoruz.

Yetişkinlerle çatışma ve geri bildirim krizi

Gençlerle yetişkinlerin çatışma hali insan doğasına uygun ve kadim bir durumdur. Bu bir patoloji olarak değerlendirilmemelidir. Ancak hiçbir kuşak arasında bu dönemde teknolojinin sebep olduğu kadar büyük uçurum olmadığı söylenebilir. Bağlamsızlaştırmayı hızlandırması bakımından teknolojinin günlük hayat sosyolojimizde büyük bir etkiye sahip olduğunu göz ardı edemeyiz. Ancak teknolojinin devasa etkisine rağmen yaşanan çatışmaların sıra dışı ya da olağan dışı olduğunu söyleyemeyiz.

Ergenlik dönemi ile başlayan otoriteye başkaldırı ve yetişkinlerle çatışma hali, otuzlu yaşlara kadar gençlerin kimlik süreçlerinde başat bir özellik olarak kendini gösteriyor. Hemen hemen her bağlamda benzer yönelimleri gözlemlemek mümkün. Mesele, bu çatışmaların nesiller arası kopuşlara sebep olmasını engelleyici olgun tavrın kimden geleceğine karar vermek esasında. Halihazırda fiziksel, bilişsel gelişimi halen devam eden, hormonları ve sivilceleri ile mücadele ederken kendi bağlamını bulmaya çalışan bir gençten ziyade, gençliğin tüm tecrübelerini yaşamış ve hayata daha dingin bakabilecek ruhsal ve fizyolojik durumda olan yetişkinlere dönmek gerekiyor.

Yetişkinlerin gençlerle ilgili şikayetlerine yazının başında yer verildi. Gençlerin yetişkinlerle ilgili beklentilerini duymak ve aktarmak da onların bağlam arayışlarına katkı sunacaktır. Lise ve üniversite düzeyindeki gençler yetişkinlerin sağlıklı ve iyi yapılandırılmış bir geri bildirim alışkanlıklarının olmamasından sıklıkla şikayet ediyorlar. Asla mailini okumayan ve cevap yazmayan hocalar, proje önerilerine cevap vermeyen yöneticiler, merakını ya da ilgi alanını sorgulayan anne babalar ilk akla gelen örnekler.

Yetişkinlerin elbette gençlerin davranışlarından şikayet etme ya da rahatsız olma hakları saklı, ancak gerek yaşam tecrübesi gerek akademik/mesleki tecrübesi ile yetişkinlerin gençlerin istek ve taleplerine karşı daha dolu ve hızlı yanıtlar sunması gerekiyor. Bu konuda yetişkinlerin de sadece gençlerden ve gençlerin başına buyruk halinden şikâyet etme durumunu bir kaçış hatta konfor alanı olarak gördükleri söylenebilir. Bir grup yetişkinle bir araya geldiğinizde konunun o ya da bu sebepten gençlerin ilgisizliği ve ben merkezciliğine dönmesi tam da böyle bir konfor alanıdır.

Şu an 15-25 yaş aralığında olan gençler belki imkanlar bakımından en müreffeh nesil olabilir ancak yaşadıkları "tercih paradoksu", yani hayatlarında her alanda çok fazla seçenekle karşı karşıya kalmalarının yarattığı kafa karışıklığını hemen hemen hiçbir nesil bu zorlukta yaşamamıştır. Karnı tok ama belki de ruhen son yüzyılın en büyük kıtlığını bu nesil çekiyor olabilir. Bu kıtlığın müsebbibi bizatihi gençler değil onlara sağlam bağlam oluşturamayan, mevcut bağlamlarında değerlendiremeyen önceki kuşaklardır. Gençlik alanının bağlamını bulması için her gencin kendi içinde bulunduğu sosyal yapı, kültürel özellikler, ekonomik durum üzerine değerlendirilmesi ve ihtiyaçlarının da buna göre belirlenmesi gerekir. Bağlamı kaybettiğimiz her süreçte genellemeler ve ezberler konunun aslına da usulüne de zarar verecektir.

[İpek Coşkun, Türkiye Maarif Vakıf Yönetim Kurulu Üyesi]

*Makalelerdeki fikirler, yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.
İlgili konular
Bu haberi paylaşın