Euro
7.74
Dolar
6.85
BIST 100
116,695.80
Altın
1,772.45
Analiz

GÖRÜŞ - Kuruluşunun 75. yılında Birleşmiş Milletler ve Türkiye

BM’nin artık bugün dünyamızın karşı karşıya olduğu salgınlar, iklim değişikliği, açlık, terör konularında insanlığın hayrına çözümler üretemediği veya üretmemek üzere kurulduğu ortaya çıkmıştır.

Mustafa Efe   | 26.06.2020
GÖRÜŞ - Kuruluşunun 75. yılında Birleşmiş Milletler ve Türkiye

İstanbul

Türkiye, Birleşmiş Milletler (BM) gündemine gelen konularda olabildiğince aktif katkı sağlamaya gayret göstermektedir. Türkiye tarihi ilişkileri ve bölgesel konumundan dolayı birçok konuda yapıcı ve uzlaştırmacı bir rol oynamak suretiyle ciddi katkılar vermektedir. BM’nin uluslararası barışı koruma konusundaki rolünü her fırsatta dile getiren Türkiye, aynı zamanda BM’nin bu rolünü yeterince yerine getirmediği Filistin, Keşmir gibi konuları da hiç çekinmeden dile getirmektedir.

Türkiye BM’nin kurucu üyelerinden biri. BM’nin kurucu antlaşması niteliğindeki BM Şartı, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 50 ülke tarafından 26 Haziran 1945 tarihinde San Francisco’da imzalandı. Dışişleri Bakanı Hasan Saka başkanlığındaki Türk heyeti burada BM Antlaşması ve Uluslararası Daimî Adalet Divanı Statüsü’nü imzaladı. Daha sonra, Polonya’nın da söz konusu şartı imzalamasıyla, kurucu üye devletlerin sayısı 51’e yükseldi. BM bünyesindeki seçimlerde eşit ve dengeli temsil ilkesinin uygulanması çerçevesinde tesis edilmiş olan coğrafi gruplardan Batı Avrupa ve Diğer Ülkeler (WEOG) grubunda bulunuyor. Türkiye hem WEOG hem Asya Grubu’nun çalışmalarına katılmakla birlikte, seçimler söz konusu olduğunda sadece WEOG üyesi olarak addedilmekte.

Türkiye'nin BM bütçesi ve kurumlarına katkısı artıyor

Dışişleri Bakanlığının verilerine göre üye devletler, BM bütçesine ekonomik gelişmişlik düzeyleriyle orantılı zorunlu katkı sağlamak zorunda oldukları için ülkemizin BM bütçesine zorunlu katkı payı 2012 yılında yüzde 0,617 iken, 2013 yılında yüzde 1 seviyesini aşarak BM bütçesinin yüzde 1,328’ine ulaşmıştır. Böylelikle Türkiye BM’ye en fazla katkıda bulunan ülkeler arasında 25. sıradan 16. sıraya yükselmiş; bu çerçevede BM’nin etkin şekilde çalışması yönünde faaliyetlerde bulunan ve idari/mali konularda görüş birliği içinde olan ülkelerin katıldığı gayriresmi bir oluşum niteliği taşıyan Cenevre Grubu’na da Mayıs 2014’te üye olmuştur.

Türkiye, 1951-1952, 1954-55,1961 ve 2009-2010 dönemlerinde BM Güvenlik Konseyi Geçici Üyeliği yaptı. 2011 yılında BM 4. En Az Gelişmiş Ülkeler Konferansına, 2016 yılında Dünya İnsani Zirvesi’ne ev sahipliği yaptı. Türkiye, BM’nin birçok Barışı Koruma misyonunda da asker-sivil birçok personelle yer aldı. Kore, Somali, Bosna-Hersek, Kosova, Liberya, Haiti, Arnavutluk, Makedonya, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Sudan, Irak, Libya, Afganistan, Lübnan, Gürcistan, Filistin, Doğu Timor başta olmak üzere birçok ülke ve bölgede Türkiye, Barış Gücü Misyonlarına katkı sunmuştur.

BM’yle ilişkilerimizde son yıllarda yaşanan ilerlemeler neticesinde, Doğu Avrupa, Kafkasya, Orta Asya, Orta Doğu, Kuzey Afrika gibi bölgelere yakınlığı, ulaşım kolaylığı, ekonomik, finansal ve kültürel açılardan bir merkez olması gibi sebeplerle, İstanbul’un BM için bir merkez haline dönüştürülmesi düşüncesi de BM’ye yönelik politikamızın ana unsurlarından biri olarak ortaya çıkmıştır. BM Nüfus Fonu’nun (UNFPA) Doğu Avrupa ve Orta Asya Bölgesel Ofisi, BM Kalkınma Programı’nın (UNDP) Uluslararası Kalkınmada Özel Sektör Ofisi, UNDP Avrupa ve BDT Bölge Ofisi, BM Cinsiyet Eşitliği ve Kadının Güçlendirilmesi Birimi’nin (UN WOMEN) Avrupa ve Orta Asya’dan sorumlu bölgesel ofisleri İstanbul’a taşınmıştır. En Az Gelişmiş Ülkelere (EAGÜ) yönelik Teknoloji Bankası da Gebze’de faaliyet gösteriyor. İstanbul’un ayrıca önümüzdeki dönemde BM Uluslararası Tarımsal Kalkınma Fonu’nun (IFAD) Ülke-Bölge Ofisi ile BM Kalkınma Eşgüdüm Ofisi’nin (UN-DCO) dünya üzerinde açılacak beş bölge ofisinden birine ev sahipliği yapması öngörülüyor. Birleşmiş Milletler (BM) Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) Orta Asya Alt Bölge Ofisini Türk hükümeti tarafından FAO’ya tahsis edilen binada 11 Temmuz 2007 tarihinde Ankara’da açmıştır. Türkiye Dünya Gıda Programı’nın (WFP) en fazla gıda alımı yaptığı ilk 30 ülke arasındadır.

Bozkır'ın seçilmesi Türkiye'ye güvenin işareti

2019 yılında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan BM Genel Kurulunda yaptığı konuşmada “Bugün burada sadece bir kısmını ifade edebildiğim kriz başlıklarının tamamından doğrudan veya dolaylı etkilenen bir ülke olarak, insanlığa karşı sorumluluklarımızı yerine getirmeye devam edeceğiz. Adalet, ahlak, vicdan temelinde yeniden yapılandırılacak bir BM ve özellikle de Güvenlik Konseyi, insanlığa yeniden umut verecektir. Türkiye olarak, bu konuda atılacak her adımı desteklemeye, buna katkı vermeye hazırız” dedi ve Türkiye’nin 75'inci Genel Kurul Başkanlığı görevine talip olduğunu ifade etti. Bu görev için de Volkan Bozkır aday gösterildi.

193 ülkenin temsil edildiği BM’de yapılan oylamada Türkiye'nin adayı Avrupa Birliği eski Bakanı ve Başmüzakereci, TBMM Dışişleri Komisyonu Başkanı Büyükelçi Volkan Bozkır 192 ülkeden 178’inin oyunu alarak seçildi. Volkan Bozkır’ın seçilmesi Türkiye'nin ortaya koyduğu politikaların ve BM’nin yapılanması başta olmak üzere dile getirdiği konuların tüm dünya devletleri tarafından da desteklendiğini göstermektedir. Volkan Bozkır’ın seçilmesinden de görüleceği üzere Türkiye’ye olan güven zirve yapmış durumdadır. Türkiye tarihi bir rolü üstlenmiştir. Bu noktada Büyükelçi Volkan Bozkır’ın oynayabileceği en önemli rol, üye ülkelerin sürekli temsilcisi olanlarla yapacağı görüşmelerde, onları, BM’nin yeniden yapılanmasını gündeme alınmasını dile getirmeleri konusunda ikna etmesi olacaktır. Volkan Bozkır’ın bu makama seçilmesi aynı zamanda BM’de bir Türk vatandaşının üstlendiği en üst düzey görev olarak tarihe geçmiştir. Daha önce, Türkiye 1932 yılında 28 üyenin imzasıyla Milletler Cemiyeti’ne davet edilmiş ve 1937 yılında da Milletler Cemiyeti’ne başkan olmuştur. Türkiye adına başkanlığı Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras üstlenmiştir. Milletler Cemiyeti İkinci Dünya Savaşının çıkmasına engel olamamış ve savaşla birlikte dağılmıştır.

BM’nin ve dünya düzeninin yeniden yapılanma ihtiyacı

BM’nin artık bugün dünyamızın karşı karşıya olduğu salgınlar, iklim değişikliği, açlık, terör konularında insanlığın hayrına çözümler üretemediği veya üretmemek üzere kurulduğu ortaya çıkmıştır. Zaten küresel sistemin Batı’nın tahakkümü altına girmesinden sonra dünyada kan ve gözyaşının hâkim olduğu bir gerçektir. Buluşlarıyla insanoğlunun yıkım gücünü artıran bir kişi olarak bilinen ve öldüğünde “Ölüm taciri öldü! (Le marchand de la mort est mort) şeklinde gazete manşetlerine konu olan dinamitin mucidi İsveçli kimyager ve mühendis Alfred Nobel gibi, bu kanlı medeniyetin kurucuları adına “barış ödülleri” oluşturulması, kan ve gözyaşı üzerine kurulu bugünkü dünyanın karakterini yansıtmaktadır.

Dünyada yeni bir düzen şimdiye kadar her zaman küresel çapta meydana gelen savaşlar sonrasında galip devletlerin tahakkümü altında kurulmuştur. Bu yeni tip koronavirüs (Kovid-19) pandemisini takip edecek sürecin galibinin ise insanlık olacağını umuyoruz. Kendi milletlerinin sağlıklarını düşünmek ve bu alana yatırımlar yapmak yerine askerî yatırımlara yoğunlaşıp, adeta, “yarın dünyanın hangi ülkesini ateşe versem” diye düşünen BMGK üyesi ülkelerin artık bu dünyaya söyleyeceği bir söz kalmamıştır.

Ahlâksız teknolojik gelişmenin kontrol edilmesi, genom teknolojisini kullanarak insanoğlunun neslini ifsat eden çalışmaların engellenmesi, küresel aşı ve ilaç mafyasına karşı bir duruş ortaya konması, dijitalleşme terörüne karşı insan hak ve hukukunun mahremiyetinin korunması, insanoğlunu dijital yöntemlerle kontrol etmek isteyen mekanizmaların faaliyetlerinin sınırlandırılması gerekmektedir ve eğer bunlar yapılamazsa insanoğlunu nihai felaketlere sürükleyecek süreçlerin geldiği izahtan varestedir.

BM ve onun yan kuruluşu olan Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) insanlığı koruyamamıştır. Ve bu küresel salgın savaşında dünya sistemi çökmüştür. İnsanlık tarihinde belki de ilk defa dünya yavaşlamıştır. İlerlemeci evrimci tarih anlayışının ürünü olan haz ve hız dünyası bir anda çökmüştür. Küresel çaptaki dünya savaşlarında bile bu kadar bir yavaşlama olmamıştır. O zaman bunun bir neticesi olarak dünya yeniden kurulmalıdır. Hakkaniyete dayalı yeni bir dünya düzeni kurulması için BM’nin mevcut yapısı acilen değiştirilmelidir. İnsanlığın kaderinin sınırlı sayıda ülkenin eline bırakılamayacağı bir kez daha aşikâr olmuştur.

Türkiye’nin durumu

Sömürgeci Emperyalist Batılıların bütün dünyayı tahakkümleri altına alma isteklerinden dolayı Birinci Dünya Savaşı’nın ortaya çıkmasında Türkiye’nin bir payı yoktur. Dahası, Cemiyet-i Akvâm’ın kurulmasında ve bu yapının da bir dünya savaşı çıkmasına engel olamamasında da bir dahli olmamıştır. Şu anda insanlığı kilitleyen, evlerine kapatan bu salgının müsebbibi de Türkiye değildir. Türkiye Kovid-19 sonrası için yeni bir dünya düzeni kurulmasını talep etmeye en fazla hak sahibi ülkedir.

Özellikle Kovid-19’la mücadele çerçevesinde dünyada ayrım yapmadan 125 ülkeye yardım gönderen Türkiye bütün dünyanın takdirini kazanmış, aynı zamanda da küresel çapta yapabilecekleri konusunda kapasitesini de ortaya koymuştur.

Türkiye, bu süreçte dünyada açık bir ajandayla yapacağı çalışmaları ilân eden ve yapan, insani yardım konusunda gayrisafi milli hasılasına göre dünya birincisi, insani yardımı etnik-dini-siyasi hiçbir şekilde ayrım yapmadan yapan ve mazlum coğrafyaların sesi olan bir ülke olarak yeni bir paradigma sunmalıdır. Türkiye’ye tarihi bir rol düşmektedir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Dünya beşten büyüktür” sözünü Türkiye Kovid-19 sonrasında daha fazla seslendirmelidir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Gelin, insanlığın tamamının huzurlu geleceği için bu sorunu bir an önce adalet temelinde bir çözüme kavuşturalım” teklifini ve “Karşı karşıya olduğumuz her küresel meselede adil, hakkaniyetli, vicdanlı çözümler bulabileceğimizin mümkün olduğuna inanıyorum. Herkes için özgürlük, herkes için barış, herkes için refah, herkes için adalet, herkes için huzurlu ve güvenli bir gelecek” söylemini Türkiye masaya artık daha güçlü bir şekilde sürerek BM’nin yeniden yapılanmasına dair talebimizi ön planda tutmalıdır.

Eğer Türkiye bu rolle ortaya çıkmazsa kurulacak yeni düzen Kovid-19 öncesi dönemi aratacaktır. Fakat Türkiye de kendi hazırlığını yapmalıdır. Dünyadaki bütün temsilciliklerimiz, resmî kurum ve kuruluşlarımız, sivil toplum kuruluşlarımız bunun üzerinden bulundukları ülkelerde görüşmeler yapmalıdırlar. Ülkemizin münevverleri, düşünürleri, üreten beyinleri, okullarımız, üniversitelerimiz, araştırma merkezlerimiz internet üzerinden vicdansız küresel kapitalist sistemi yeniden üretmek yerine artık bu dünya için yapmaları gereken tavsiyeleri ve projeleri hazırlamalıdırlar. Bunun kamuoyunda kabullenilmesi için kamu diplomasisi faaliyetlerine ağırlık verilmeli ve akademik altyapısını oluşturmalıdırlar. Ama nasıl? Siyaset bilimi, kamu yönetimi, iktisat, uluslararası ilişkiler, sosyoloji fakültelerinde yıllardır okuttukları Machiavelli, Bacon, Hobbes, Locke, Rousseau, Kant, Hegel, Adam Smith, Spencer, Marks, Keynes, Deweylerin çalışmalarıyla ortaya çıkmış kapitalist, sosyalist, liberal, rasyonalist düşüncelerin ortaya çıkardığı bu Batı merkezli düşünce biçimiyle böyle bir dönüşümün gerçekleşemeyeceği çok açıktır. Son iki yüz yıldır İslam dünyasına hakim olan geri kalmışlık, yenilmişlik psikolojisi ve Batı hayranlığıyla yetişmiş düşünce adamlarının yaklaşımları ile direnemeyiz. Evet; yeni dünya düzeni iflâs etmiştir. Aslında bu yeni dünya düzenin iflâsı aynı zamanda bu Batılı düşünce ekollerinden beslenen düşünce ve akademi dünyasının da iflâsıdır.

Şu anda olduğu gibi ilkokullarımızda sınıfların duvarlarında “yontma taş çağı, cilalı taş çağı” diye tasnifler yapan, İslam dünyasının en aydınlık dönemini “Orta Çağ karanlığı” diye yaftalayarak esas kendi karanlık çağına adını veren “ilerlemeci-evrimci” tarih anlayışını zerk eden tarih çizelgeleri dururken Batı düşüncesi merkezli eğitim anlayışından kurtulamayız. Bütün devlet kurumlarımızda, okullarımızda ve üniversitelerimizin duvarlarında asılı Merkator projeksiyonuna göre çizilmiş haritalar kaldırılmadan özgür, özgün ve adalet merkezli bir dünya inşa edilemez. Nesillerimizin zihinlerini kartografik emperyalizmin pençesinden kurtarmadan jeopolitik ve jeokültürel anlamda donanımlı, şahsiyetli diplomatik kavrayışa sahip kadrolar yetiştirebilmemiz mümkün görünmemektedir. CNN, BBC, AP ve Reuters’ten yarım yamalak tercüme ettikleri görüşlerle televizyon ekranlarında Türk dış politikasını İngiliz, Amerikan ve İsrail eksenine yönlendirenlerle, İngilizce kaynaklara müstenit bir şekilde Orta Doğu üzerine konuşanlarla veya akademik çalışma yapıp tezler yazanlarla bu bahsettiğimiz çalışmalar yapılamaz.

Küresel sistemin yeniden yapılanmasını talep edecek çalışmalar yapacak olan düşünürler ve akademisyenler sadece Batı düşünce sisteminin sunduğu düşünce adamlarının yazdıklarını okutmaktan vazgeçerek Farabi, Nasiruddin Tusi, Maverdî, Ferra, Gazali, Cüveyni, Nizâmülmülk, İbn Miskeveyh, İbnül’-Mukaffa, Câhız, İbn Kuteybe, Keykavus, Sarı Mehmed Paşa, Lütfi Paşa, Nahîfî, Sarı Abdullah Efendi, Âlî Mustafa Efendi, Koçi Bey gibi kendi kültür dünyamızın büyük âlimlerinden beslenen eserler üretmelidirler. Bu eserlerden beslenerek ortaya konan eserler vicdanlı ve merhametli yeni dünya düzeninin kurulmasına büyük katkı sunacaktır.

BM’nin yeniden yapılanmasında Türkiye ne yapabilir?

Türkiye öncelikle sahip olduğu tarih, bulunduğu konum ve coğrafya, kültürel bağlar, Hilafetin mirasçısı ve Osmanlı bakiyesi bir devlet olarak sadece üç kıtada bulunan yaklaşık 50 milyon kilometrekare bir bölgede değil, dünyanın hiçbir yerindeki gelişmelere kayıtsız kalamaz. Türk dış politikasının yıllarca süren Batı karşısında özür dileyen, Batıcı ve statükocu temel yaklaşımı, yakın ve uzak bize müzahir coğrafyalara ilgisiz kalması bugünkü çekingenliği getirmiştir. Türkiye’nin sahip olduğu potansiyel Türkiye içindeki ufuksuz ve vizyonsuzlar tarafından sürekli görmezden gelinmiş ve yok sayılmıştır. Bu yok sayma yüzünden bugün yürütülen çok boyutlu dış politika yaklaşımları içerideki zihnen mağlup beyinler ve işbirlikçiler tarafından küçümsenmekte, görmezden gelinmekte ve ademe mahkûm edilmeye çalışılmakta olmasına rağmen Türkiye’nin son dönemdeki dirayetli duruşu sadece İslam dünyasında değil mazlum ve mağdur ülkelerin en ücra köşelerinde bile ma’kes bulmuştur. Eski sömürgelerde yaşayan birçok insanın sömürgeci efendileri olan İngiltere ve Fransa’ya hayran olması gibi ülkemiz aydınları arasında da hâlâ fikren zihnen ezik ve Batı hayranı çok kişi vardır. Bu zihin dünyasından yeni bir model beklemek çok mümkün görünmese de gayret göstermek zorundayız.

Türkiye, son olarak Libya’da yaşanan süreçte BM tarafından tanınan meşru hükümetin yanında yer alırken ABD, Rusya, İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya, Mısır, Birleşik Arap Emilrikleri gibi neredeyse Türkiye’nin haricindeki bütün ülkeler BM tarafından meşru hükümet olarak kabul edilen hükümeti değil, savaş baronu eski General Halife Hafter’i desteklemiştir. Meşru hükümetin Türkiye’nin desteğiyle Hafter’e karşı güç kazanmasıyla bu güçler yavaş yavaş çark etmeye ve ateşkes istemeye başlamışlardır. Bugün küresel sistemde güç ve söz sahibi olanların hiçbir siyasi ahlâkı bulunmadığının en büyük göstergelerinden biridir bu durum.

Bugün BM üyesi 193 ülkenin 64’ü Osmanlı’nın yıkılmasıyla ortaya çıkan ülkelerdir. Türkiye, üye ülkelerin neredeyse üçte biri ile ortak siyasi tarih, din ve kadere sahip durumdadır. Bu açıdan da en fazla söze sahip ülkedir.

Türkiye, BM’nin yeniden yapılanması çerçevesinde birçok alternatifle ortaya çıkmalıdır.

İslâm İşbirliği Teşkilatı (İİT) üyesi 56 ülkeyi temsilen bir ülkenin BM Güvenlik Konseyi Üyesi olması için teklif ortaya konabilir. Bu da 56 ülke arasında seçimle belirlenebilir. Bir diğeri ise kendi aralarındaki ihtilafları BM konusunda bir yana bırakıp İİT, Afrika Birliği, Arap Ligi, Türk Keneşi, D8, Körfez İşbirliği Konseyi (KİK), birlikte iki ülke ile temsil edilebilir.

Bu tür tekliflerin daha fazla konuşulup yaygınlaşması için medya, akademi, ülke temsilcilikleri kendi aralarında işbirliği yapmalıdırlar.

Yeni adil bir dünyanın kurulması Birleşmiş Milletler’in yeniden yapılanmasından geçmektedir. Türkiye, Kovid-19 sonrası dünya için adalet temelli yeni bir dünya düzeni talebini ortaya koymalıdır.

Türkiye’nin, “Yeni Dünya Düzeni” denilen bu çağdaş İngiliz Yahudi medeniyetine ve kapitalizmin vahşiliğine karşı duruşu ve mazlum milletlerin haklarını savunması İslam ülkeleri ile birlikte mazlum milletleri de heyecanlandırmıştır. Kuvveti değil hakkı üstün tutan bir dünya sistemi kurulmadığı müddetçe göz yaşlarının dinmeyeceği aşikârdır.

[Mustafa Efe Afrika Stratejik Araştırmalar Merkezi (AFSAM) başkanıdır]

“Görüş” başlığıyla yayımlanan makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansı’nın editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.
İlgili konular
Bu haberi paylaşın