Dolar
9.54
Euro
11.07
Altın
1,792.28
ETH/USDT
4,195.00
BTC/USDT
62,790.00
BIST 100
1,509.20
Analiz, Çevre

Küresel dünyanın küresel sorunu: İklim mülteciliği

Kalkınma ve çevre koruma ilişkileri, paradoksal bir çıkmaza girmiş, sorunlar yerel ölçekten küresel ölçeğe evrilerek, iklim değişikliği gibi büyük ölçekli çok ciddi sonuçlarla karşı karşıya kalınmıştır.

Doç. Dr. İmam Bâkır Kanlı   | 23.09.2021
Küresel dünyanın küresel sorunu: İklim mülteciliği

İstanbul

İnsanoğlu, medeniyet kurmaya ve tarih yazmaya başladığı zamandan bu yana sürekli yer değiştirmiş, hareket halinde olmuştur. Göçebe toplumdan yerleşik tarım toplumu düzenine geçtiğinde hareketlilik ve ivme yön değiştirse de durmamış, devam etmiştir. Bugün ise içinde yaşadığımız Endüstri 4.0 dönemi tüm paradigmaları çok çetin şekilde etkileyerek, insanoğlunun yer değiştirme hareketini, yeni bir medeniyet kurma ve sistem oluşturma yönünde yeniden formatlıyor.

Kurulacak yeni dünya düzeni için son elli yıldır ulusal, bölgesel ve küresel ölçekte sadece akademik camiada değil, politika yapıcılar arasında da tartışılan çevre konusu, stratejik bir ajan oluşturuyor. Bunda insanoğlunun doğal kaynakları kullanımı ve çevreye olan duyarsızlığındaki rolü elbette yadsınamaz. Ancak çevre değerleri üzerinde oluşan baskının ardında küreselleşme sürecinin ve küresel sermayenin çevre ve doğal kaynaklar üzerinde oluşturduğu baskı, sahip olma ve kullanma isteğinin olduğu bir gerçek. Gelinen aşamada kalkınma ve çevre koruma ilişkileri, paradoksal bir çıkmaza girmiş, sorunlar yerel ölçekten küresel ölçeğe evrilerek, iklim değişikliği gibi büyük ölçekli çok ciddi sonuçlarla karşı karşıya kalınmış durumda. Çevrenin sistemik özelliği neticesinde ise bu sorunlar başka sorunları da beraberinde getiriyor ya da tetikliyor. “İklim mülteciliği” de bu devinim içinde gündeme gelen önemli başlıklardan biri oldu.

Sebep sonuç ilişkisi içinde birbirine sıkı sıkıya bağlı olan ve küresel ısınmaya dayalı iklim değişikliğinin doğrudan bir sonucu olarak görebileceğimiz iklim mülteciliği olgusu ile mücadele edebilmenin başat unsuru kuşkusuz emisyonların kritik eşiğe kadar azaltılması. Bu bağlamda dikkat edilmesi ve üzerinde çalışılması gereken bir diğer konu ise iklim mültecilerinin hukuki hakları. 

Küreselleşme ve iklim değişikliği

Endüstri 1.0’dan beri insan faaliyetleri ve fosil yakıtların kullanımı iklim değişikliğinin ana unsurları arasında yer alıyor. Fosil yakıtların yanması sonucu ortaya çıkan karbondioksit (CO2) ve metan (CH4) gibi gazlar sera etkisi oluşturarak atmosferdeki ısıyı hapsediyor ve sıcaklıkların yükselmesine neden oluyor. Sera etkisi yapan bu gazların oluşumuna neden olan pek çok kaynak bulunuyor. Fosil yakıtlı araçlar, bina ısıtmalarında kullanılan kömür ve çöp depolama alanları başlıca örnekler. Günümüzde artık enerji, sanayi, ulaşım, binalar, tarım ve arazi kullanımı, başlıca emisyon kaynakları arasında yer alıyor.

İnsanlığın bugün için tercih ettiği küreselleşme ekolü ile iklim değişikliği arasında güçlü bir korelasyonun olduğu pek çok araştırmacı tarafından kabul ediliyor. Belirli bir grubun fütursuzca yürüttüğü ekonomik çıkarlara dayalı faaliyetlerin sonucu olarak çevre sisteminin arka plana itilmesi, sistemik dengenin bozulmasıyla sonuçlanan bir iklim değişikliğini de beraberinde getirdi. Sürecin olumsuz sonuçlarını azaltmak, mümkünse ortadan kaldırmak gayesiyle hükümetler bir araya geliyor. Her ne kadar iklim değişikliğine küresel ölçekte ilgi çekilmeye çalışılan ilk toplantı 3-14 Haziran 1992 tarihleri arasında Rio de Janeiro’da gerçekleşen (“Rio Konferansı” olarak da bilinen) Birleşmiş Milletler (BM) Çevre ve Kalkınma Konferansı olsa da -ki konferansın bu bağlamda en önemli çıktılarından biri BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi olmuştur-, gelinen noktada yeterli başarı sağlanamadığı, politikaların ve uygulama planlarının yeniden gözden geçirilmesi gerektiği aşikâr.

Sistemin dengesini bozacak nitelikte emisyon oluşturucu faaliyetler öyle bir seviyeye ulaşmıştır ki artık küresel ölçekte politika yapıcılar da gerekli önlemler alınmadığı takdirde insanlığı ciddi tehlikelerin beklediğini her fırsatta dile getirmeye başladılar. BM tarafından 2018 yılında hazırlanan bir rapora göre bilim insanları, +1,50 (C) dereceyi geçmeyecek bir küresel sıcaklık artışında iklim değişikliğinin olumsuz etkilerinin en az düzeyde gerçekleşeceği ve yaşanabilir bir iklim sistemine katkı sağlayacağı görüşünü belirttiler. Mevcut emisyon salınımlarının hız ve miktarındaki artışın aynı şekilde devam etmesi durumunda ise yüzyılın sonunda küresel sıcaklık artışının +4,4 (C) dereceye kadar artabileceğini, bunun da dünyanın ve insanlığın sonu olacağına dikkat çektiler. Benzer şekilde, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres de ülkelerin daha önce taahhüt ettikleri emisyon miktarlarının düşürülmesi konusunda çok daha duyarlı olmaları ve bu kapsamda, 31 Ekim-12 Kasım tarihleri arasında Glasgow’da (İskoçya) gerçekleştirilecek 26. BM İklim Değişikliği Taraflar Konferansı’nda (COP26) çok daha iddialı hedeflerin belirlenmesi gerektiğini ısrarla vurguladı. Öyle ki 2050 yılına kadar “sıfır emisyon” konusunda her ölçekte ve sektörde bir uzlaşının sağlanması için küresel çapta büyük bir “kurtuluş savaşı” mücadelesi yürütülüyor. Bu mücadele yürütülürken en fazla emisyon yayan 10 ülkenin toplam emisyona yüzde 68 katkı yaptığı ve bu bağlamda asıl büyük sorumluluğun gelişmiş ekonomilere sahip bu ülkelerde olduğu gerçeğini de ortaya koymak gerekiyor.

Belirli bir grubun fütursuzca yürüttüğü ekonomik çıkarlara dayalı faaliyetlerin sonucu olarak çevre sisteminin arka plana itilmesi, sistemik dengenin bozulmasıyla sonuçlanan bir iklim değişikliğini de beraberinde getirdi. Sürecin olumsuz sonuçlarını azaltmak, mümkünse ortadan kaldırmak gayesiyle hükümetler bir araya geliyor.

İklim değişikliği; sistemik yapısı gereği, pek çok alt sistemi etkileme özelliğine sahip. Bu etkilerin en önemli sonuçlarından bazıları şüphesiz; şiddetli seller, orman yangınları, aşırı ve beklenmeyen ani hava koşulları ve buna bağlı olarak ekosistemin ve içinde yaşayan türlerin yok olması. Ancak iklim değişikliğinin, insanoğlunu etkileyen, çok boyutlu yapısıyla da gündem oluşturan sonuçlardan biri ise kuşkusuz iklime dayalı zorunlu göç hareketi.

İklim mülteciliği

İklim mültecileri, iklim değişikliğinin unutulmuş kurbanları olarak değil artık küresel bir sorunun parçası olarak gündemde. İklim mültecileri; çevre sorunlarına dayalı yaşanan afetlerden etkilenen büyük insan topluluklarının, karşı karşıya kaldıkları zorluklarla mücadele etme ve hayatlarını sürdürebilmek için yaşadıkları topraklardan zorunlu olarak ayrılarak daha güvenli olacaklarını düşündükleri, sınır ötesi başka bir coğrafi alana göç etmeleri şeklinde tanımlanabilir. Bu göçün nedeni olarak da küresel ısınma, deprem, tsunami, sel, orman yangını, kuraklık ve çölleşme gibi doğa olaylarının yıkıcı etkileri gösteriliyor. Örneğin, 2011 yılında Tayland’da yaşanan büyük ölçekli sel felaketinden yaklaşık 13 milyon insan etkilendi. Benzer şekilde 2014 yılında Sırbistan, Bosna-Hersek ve Hırvatistan’daki sel felaketlerinde 2,5 milyonu aşkın insan etkilendi.

Bilim insanları, iklim mülteciliği ile küresel ısınmaya dayalı küresel iklim değişikliği arasında ciddi bağların olduğunu öne sürüyor. Bu bağlamda; yağmur ormanlarının büyük zarar görebileceği, buzulların eriyerek deniz seviyesini yükselteceği, ozon tabakasında bozulmaların yaşanacağı, çölleşme ve kuraklaşmanın yaşanacağı ve büyük ölçekli sel felaketlerinin ve tufanların meydana geleceği gibi öngörüler mevcut. Bu öngörülerin gerçekleşmesi durumunda insanlığın etkilenmemesi mümkün değil. Kaldı ki, Nisan ayında BM Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR), 2010 yılından bu yana iklim değişikliğine bağlı afetler nedeniyle yerinden olan insan sayısının 21,5 milyona yükseldiğini açıkladı. Diğer yandan Ekonomi ve Barış Enstitüsü’nün (IEP) 2018 yılında yayınladığı Ekosistem Tehdit Kaydı (ETR) adlı raporda, 2050 yılına kadar iklim değişikliğine dayalı yaşanabilecek afetler nedeniyle en az 1,2 milyar insanın yerinden olabileceği ileri sürüldü. Benzer şekilde, Bangladeş’te 2050 yılına kadar deniz seviyesinin yükselmesi nedeniyle ülkenin yüzde 17’sinin sular altında kalacağı ve burada yaşayan 20 milyon insanın evini kaybedeceği tahmin ediliyor.

Dünyanın bugün geldiği noktada iklim mülteciliği çift yönlü olarak toplumları etkileme gücüne sahip bir olgu olarak karşımıza çıkıyor. Deniz seviyesinin yükselmesi nedeniyle evlerini terk edip Yeni Zelanda ve Avustralya’ya yerleşmek zorunda kalan yaklaşık 11 bin nüfuslu Tuvalu halkının sadece bundan etkilendiği, yerleşilen ülkelerin bundan etkilenmediği söylenemez. Benzer şekilde, geçtiğimiz Kasım ayında yaşanan iki büyük kasırganın yol açtığı afet sonucu Honduras, Guatemala ve El Salvador’dan birçok insanın sınırı geçerek Meksika’ya gelip ABD sınırına yöneldiği ve neden olduğu sorunlar ve reaksiyonlar biliniyor.

BM İnsan Hakları Konseyi, Mart 2018’de, iklim değişikliğinin neden olduğu sınır ötesi insan hareketi konusunu, insan haklarının korunması perspektifinden tartışan bir sonuç belgesini kabul etti. Belgede, iklim değişikliği nedeniyle göçe maruz kalan kişiler arasında, klasik mülteci tanımı içinde kalmayan, bu tanıma uymayan çok sayıda kişinin bulunduğuna dikkat çekiliyor. Çünkü “mülteci” kavramı “iklim mültecileri” kavramını kesinlikle tam olarak karşılamıyor. Ayrıca, iklim mültecilerinin insan hakları bağlamında korunmasına ilişkin hukuk sisteminin yetersiz olduğu da vurgulanıyor. Özellikle sınır aşırı gerçekleşen zorunlu göç hareketlerinde, bu kişilere ne göçmen ne de mülteci statüsü veriliyor. Mülteci kavramı doğası gereği içinde baskı, zulüm, savaş, temel insan haklarının ihlali, işkence gibi birtakım nedenlerle başka bir devletin koruması altına girmeyi barındırıyor. Oysa ki iklim mültecileri için böyle bir zulüm ve baskı ortamı söz konusu değil. İklim mültecileri yaşadıkları afet sonucu yaşayabilecekleri bir vatan kalmadığı için statü olarak “vatansız” adlandırılabiliyorlar. İklim mültecilerinin statülerinin tam olarak ne olduğu hususunda tam bir karmaşıklık söz konusu. Bu da uluslararası korumaya ilişkin ayrıcalıkların verilmesi konusunda uzlaşılmış ve kabul edilmiş bir mevzuatın olmamasından kaynaklanıyor.

Bilim insanları, iklim mülteciliği ile küresel ısınmaya dayalı küresel iklim değişikliği arasında ciddi bağların olduğunu öne sürüyor. Bu bağlamda; yağmur ormanlarının büyük zarar görebileceği, buzulların eriyerek deniz seviyesini yükselteceği, ozon tabakasında bozulmaların yaşanacağı, çölleşme ve kuraklaşmanın yaşanacağı ve büyük ölçekli sel felaketlerinin ve tufanların meydana geleceği gibi öngörüler mevcut.

Diğer yandan, her ne kadar BM tarafından Aralık 2018 yılında kabul edilen Güvenli, Sistemli ve Düzenli Göçe İlişkin Küresel İlkeler Sözleşmesi’nde de (Global Compact on Safe, Orderly and Regular Migration), büyük ölçekli insan hareketlerine neden olan faktörlerden birinin; çölleşme, arazi bozulması, kuraklık ve yükselen deniz seviyeleri gibi doğal afetleri de içeren “iklim değişikliği ve çevresel bozulmanın olumsuz etkileri” olduğu açıkça ifade edilmiş ve sözleşme; çevresel bozulma nedeniyle menşe ülkelerinden ayrılmak zorunda kalan göçmenler için, uyum ve geri dönüşün mümkün olmadığı durumlarda, hükümetlerin varış ülkelerindeki iklim mültecilerini korumak için planlı yer değiştirme ve vize seçenekleri geliştirerek çalışması gerektiğini açıkça belirtmiş olsa da, bugün iklim mülteciliği kavramına ilişkin küresel ölçekte kabul edilmiş bir tanımlama yok. Dolayısıyla göçe maruz kalan insanların hukuki statülerini tespit ederek haklarını koruyacak etkin bir mekanizma da bulunmuyor.

Değerlendirme ve sonuç

Göç, insanlık tarihi kadar eski bir kavram. İnsanoğlu sürekli hareket halinde olmuş, bu hareket bazen kendi isteği ile bazen de zorunlu bir şekilde gerçekleşmiştir. Zorunlu olarak gerçekleşen göç hareketinin arka planında can ve mal güvenliğini sağlamak güdüsü olmuştur. Son dönemde ise yeni bir kavram ortaya çıkmış bulunuyor; klasik mülteci kavramından ayrılarak, küresel ısınmaya dayalı iklim değişikliğinin bir sonucu olarak gündemimize giren “iklim mülteciliği” kavramı. İklim mülteciliği kavramının çevre ve çevre sorunları ile bağı aşikâr. Bu kapsamda bakıldığında, küreselleşme ile yaşanan büyük ölçekli ve sınır aşan çevre sorunlarının kuşkusuz son yüzyılın en önemli gündem konularından biri olduğu söylenebilir. Son yıllarda dünyanın hemen her yerinde karşılaşılan iklim değişikliği, depremler, seller, orman yangınları, ani ve beklenmeyen hava olayları gibi faktörler tüm ekosistemi, özelde de insanlığı olumsuz yönde etkiliyor. İnsanoğlu da bu olumsuz etkileri ortadan kaldırmak veya en aza indirmek, başka bir ifadeyle “sürdürülebilirliğini” sağlamak için, haklı olarak mücadele ediyor. Küresel iklim değişikliği ile mücadele kapsamında ortaya konulan en önemli parametrelerin başında ise emisyonların azaltılması geliyor. Küresel ölçekte politika yapıcılar, küresel düzeydeki sıcaklık artışlarını +1,5 (C) derece ile sınırlandırmak için dünyanın önümüzdeki 10 yıldaki emisyonlarının yarıya indirilmesi gerektiğini ve yüzyılın ortasına kadar “net sıfır karbon” emisyonuna ulaşılmasına vurgu yapıyorlar. Bunu sağlamak için “enerji sistemlerinin ivedi şekilde değişmesi” gerektiği ve fosil yakıtlardan, güneş veya rüzgâr gibi yenilenebilir kaynaklara geçilmesinin önemli olacağına dikkat çekiliyor.

Diğer yandan, iklim değişikliği ile mücadelede gösterilecek çaba, sadece kamu sektörünün değil aynı zamanda özel sektör ve sivil toplum kuruluşlarının da üstleneceği görev ve sorumlulukları barındırıyor. Özellikle hükümetlerin ve şirketlerin mali açıdan önemli destek ve yatırımlar yapmaları, bu mücadelede son derece önemli. Sanayileşmiş ve emisyon üretimi konusunda başı çeken ülkelerin yeşil ekonomiye geçiş konusunda taahhüt ettikleri yıllık 100 milyar ABD doları kaynak sağlama sözünü gerçekleştirip gerçekleştirmeyecekleri de bu mücadelenin seyrini ve başarısını görme açısından önemli bir eşik olacak.

İklim mülteciliği kavramının çevre ve çevre sorunları ile bağı aşikâr. Bu kapsamda bakıldığında, küreselleşme ile yaşanan büyük ölçekli ve sınır aşan çevre sorunlarının kuşkusuz son yüzyılın en önemli gündem konularından biri olduğu söylenebilir. Son yıllarda dünyanın hemen her yerinde karşılaşılan iklim değişikliği, depremler, seller, orman yangınları, ani ve beklenmeyen hava olayları gibi faktörler tüm ekosistemi, özelde de insanlığı olumsuz yönde etkiliyor. 

Sebep sonuç ilişkisi içinde birbirine sıkı sıkıya bağlı olan ve küresel ısınmaya dayalı iklim değişikliğinin doğrudan bir sonucu olarak görebileceğimiz iklim mülteciliği olgusu ile mücadele edebilmenin başat unsuru kuşkusuz emisyonların kritik eşiğe kadar azaltılması. Bu bağlamda dikkat edilmesi ve üzerinde çalışılması gereken bir diğer konu ise iklim mültecilerinin hukuki hakları. İklim mültecileri; ırk, din veya diğer gerekçelerle haklı nedenlere dayanan zulüm korkusu taşıyan kişileri koruyan Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Sözleşme kapsamında korunmaya uygun bulunmuyorlar. Bu yüzden uluslararası mevzuatta iklim mültecilerinin net bir tanımının olmaması ve konuyu ele alacak ve açıklığa kavuşturacak uluslararası kurum ve kuruluşların bulunmayışı, bu konudaki en önemli sistemsel eksikliklerin başında geliyor. Sorunun, COP 26’da çok daha fazla tartışılacağı düşünülüyor. Dört temel hedef üzerinde ve 190’dan fazla ülkenin temsilcisinin katılımıyla şekillenecek toplantıda, ülkelerden, emisyonların azaltılması konusunda önemli siyasi ve mali taahhütler alınması planlanıyor.

Son olarak şu noktaya dikkat çekmekte yarar var: Çevre ve çevre sorunları gibi sistemik sorunlara bütünleşik bir bakış açısıyla yani sistemik olarak bakılmalı ve çözüm aranmalı. Aksi durumda üretilen politikalar, daha önce de olduğu gibi palyatif çözümün ötesine geçemeyecek, pek çok kaynağın israfına yol açacaktır. Bunun içinse hükümetlerin ortaklık şemsiyesi altında, bütüncül bir paradigma değişimi önermek ve uygulayacak dirayeti göstermek üzere bir araya gelmeleri büyük önem taşıyor. Bu bağlamda, sermayenin karar verme gücünü belirleyen, 51’in karşısında 49’un çıkarlarını korumayıp, kapitalizmin şişirdiği rüzgârla yol alan küreselleşme anlayışının yerine 99’a karşı 1’in hakkını gözeten hak anlayışına dayalı bir sistemin tanımlayacağı küreselleşmenin, insanlık için bambaşka ufuklar açacağı düşünülüyor. Ortaklık anlayışına dayalı kurulacak bu sistemde sürdürülebilir insanlık için tüm kesimler, merkezi yönetimden yerel yönetimlere, kamu sektöründen özel sektör, sivil toplum ve kooperatiflere kadar, halkın da katılımı ile bu büyük sinerji yakalanabilir.

​​​​​​​Not: Konuyla ilgili detaylı bir okuma için bkz: https://www.researchgate.net/publication/329644365_Kuresellesme_ve_Cevre_Sorunlari_Baglaminda_Goc_Iklim_Multecileri

[Doç. Dr. İmam Bâkır Kanlı, Marmara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi, Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü, Kentleşme ve Çevre Sorunları Anabilim Dalı’nda Öğretim Üyesidir]

Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.