Demografinin zaferi, bir devrin sonu Suriye’de SDG/YPG dosyası
SDG/YPG adına da bir devrin sonuna gelmiş olduk. Örgüt tabanında çok büyük bir depresif, hezimet duygusu var. Kışkırtılmış, ajite edilmiş ırka dayalı kimlik aidiyetleri ile var edilmiş aşırı özgüven duygusunun boşa düşmüş olması hazmedilemiyor.
İstanbul
SETA Dış Politika Araştırmacısı Can Acun, Suriye ordusunun operasyonları sonrası SDG/YPG'nin son durumunu ve örgüt içindeki ayrışmaları AA Analiz için kaleme aldı.
***
Terör örgütü PKK, 2011 yılında başlayan iç savaşın var ettiği kaostan yararlanarak, Suriye sahasında etkinlik kurmaya başladı. PYD adı altında ülkede var olan örgüt, kısa sürede Esed rejimiyle muvazaalı bir işbirliğine girdi ve YPG silahlı yapılanmasını da oluşturarak, Afrin, Ayn el Arap (Kobani) ve Cezire bölgelerinde kanton yönetimleri ilan etti. Kandilden gelen çekirdek kadro YPG’yi örgütlerken, İran ve Şii mislilerle de işbirliği içerisinde oldu. Ardından 2014’te DEAŞ’ın Suriye sahasındaki varlığı, ABD’nin DEAŞ’a karşı inşa ettiği uluslararası koalisyonun kara gücüne dönüşmesini beraberinde getirdi. YPG kendini kullanışlı bir aktör olarak sunarken, ABD ise İsrail’in de teşviki ile örgüte hava gücünün yanı sıra silah, donanım, mühimmat ve eğitim desteği vermeye başladı.
AA'nın WhatsApp kanallarına katılın, önemli gelişmeler cebinize düşsün.
🔹 Gündemdeki gelişmeler, özel haber, analiz, fotoğraf ve videolar için Anadolu Ajansı
🔹 Anlık gelişmeler için AA Canlı
Nihayetinde Suriye Demokratik Güçleri (SDG) yapısı oluşturularak, bölgedeki bazı Arap unsurlarla birlikte çatı örgütlenmesi olarak işlev görmeye başladı. Örgüt bir yandan Fırat’ın batısında Esed rejimi, İran ve Ruya ile iş tutarken Fırat’ın doğusunda ise ABD başta olmak üzere İsrail ve batılı ülkelerle angajman içerisinde oldu. DEAŞ ile mücadele görüntüsü adı altıda ABD’nin hava gücü ile yok ettiği kentlere girerek Rakka’dan Deyrizor’a geniş alanları kontrolü altında aldı ve bu alanlarda sözde “Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimini ” ilan etti. 40 bin kilometrekareden geniş bir alanda Suriye’nin enerji ve su kaynaklarını kontrol ederken, tarım havzalarını da elinde tuttu. Örgüt destekçileriyle birlikte stratejik hedef olarak bir yandan Afrin ile toprak bütünlüğünü sağlayıp diğer yandan ise Akdeniz’e ulaşarak deniz bağlantısını kurmak ve Türkiye’nin güney hattında bir terör devleti kurmak istiyordu.
Ancak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 15 Temmuz 2016 sonrası güçlü siyasi iradesiyle ortaya koyduğu yeni askeri doktrin ve bunun sonucunda oluşan Suriye’deki sınır ötesi askeri harekatlar bu oyunu bozdu. Önce Fırat Kalkanı Harekatı, ardından Zeytin Dalı ve Barış Planı Harekatları örgütün terör devleti hayallerinin içini boşaltmaya başladı. Türkiye’nin de desteği ile Suriye muhalefetinin Esed rejimini 8 Aralık 2025’te devirmesi ise Suriye sahasında yeni bir dönemi başlattı.
Esed rejimi, İran, Şii milisler ve Rusya büyük oranda denklem dışı kalırken, Türkiye-ABD arasında Suriye üzerinde bir mutabakat oluştu. Türkiye bir yandan “Terörsüz Türkiye ve bölge paradigması” ile oyunu yeniden dizayn edip PKK’nın tasfiye sürecini kabullendirirken, 10 Mart 2025 mutabakatı ile de SDG/YPG’nin yeni Suriye Devleti'ne tam entegrasyonu anlaşması yapıldı.
10 Mart Mutabakatı ve askeri çözüm
Ancak süreç boyunca SDG/YPG’nin harekat tarzının anlaşmaya uymaktan ziyade zaman kazanmaya ve sahadaki gücünü tahkim etmeye yönelik olduğu görüldü. Burada özellikle İsrail’in Suriye sathındaki saldırgan ve bozucu etkisinde güç devşirdikleri ve bir anlaşmaya niyetli olmadıkları anlaşıldı. Yine PKK/KCK liderliğinin, başta Bahoz Erdal olmak üzere SDG lider kadrosu Mazlum Abdi ve İlham Ahmed gibi isimler üzerinden vesayet kurarak süreci bozduğu görüldü. Özellikle Halep’in Eşrefiye ve Şeyh Maksud mahallelerinde yaşanan çatışmalar sonrasında süreç bir anda askeri bir çözüme doğru evrilmek durumunda kaldı.
Suriye Ordusu, Halep içinde tahakküm kuran örgüt mensuplarına ilişkin askeri harekat başlattı. Bu süreçte, örgüt içinde ayrılıkların olduğu özellikle de Kandil kadroları ile yerel unsurlar arasında ciddi gerilim ve anlaşmazlıkların olduğu net şekilde görüldü. Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara liderliğindeki Suriye hükümeti ise buradaki fırsatı değerlendirerek askeri harekatı genişletme kararı aldı. Önce Deyr Hafer-Meskene, ardından Tabka ve nihayetinde Rakka ve Deyri Zor’a doğru harekat alanı genişletildi. Özellikle Fırat’ın doğusundaki aşiretlerin mobilize olması, aşiret güçlerinin arka hatlarda SDG/YPG’yi hedef almasıyla örgütte bir bozgun havası oluştu. Örgüt, neredeyse hiçbir bölgede anlamlı askeri bir direnç göstermeden geri çekildi ve binlerce unsur silah bırakarak teslim oldu. SDG’nin içindeki Araplar da beklendiği gibi ya silah bıraktı ya da saf değiştirdi.
Nihayetinde terör örgütü PKK/YPG'nin Suriye'deki elebaşı Mazlum Abdi (Kobani) kod adlı Ferhat Abdi Şahin, ABD’nin de arabuluculuğunda Ahmed Şara ile adeta bir teslim anlaşmasını imzalamak zorunda kaldı. Söz konusu anlaşma 10 Mart Mutabakatı’nın çok ötesine geçen bir anlaşma oldu.
Buna göre SDG tasfiye edilecek; SDG mensupları ise yalnızca bireysel sicil soruşturmalarından geçmeleri halinde Suriye Ordusu’na katılabilecek. Arap nüfusun yoğun olduğu tüm bölgeler ile sınır kapıları, enerji kaynakları ve barajlar Suriye Ordusu’na devredilecek. Ayn el Arap ve Haseke’de ise sınırlı idari ayrıcalıklar tanınacak ve bu bölgelerde asayiş güçleri bulundurulmasına izin verilecek. Böylece Suriye’nin toprak bütünlüğü tahkim olurken SDG/YPG adına da bir devrin sonuna gelmiş olduk.
Hezimet duygusu ve PKK/KCK
PKK/KCK üst yönetiminin Kandil’de bu teslim anlaşmasından hiç de memnun olmadığını ve Türkiye’yi Suriye Devleti’nin arkasındaki asıl güç olarak gördüğünü ifade eden açıklamalar yapması elbette manidar. Örgüt medyasında, ABD ve İsrail’den beklenen desteğin alınamamasının etkisiyle anti-emperyalist bir söylem öne çıkarken, Barzaniler de ihanetle suçlanmaya başlandı. Sonuç itibariyle örgüt tabanında çok büyük bir depresif, hezimet duygusu var. Kışkırtılmış, ajite edilmiş ırka dayalı kimlik aidiyetleri ile var edilmiş aşırı özgüven duygusunun boşa düşmüş olması hazmedilemiyor.
Bir yandan "Kürt soykırımı" yalanları ile tahrik edilen duygular, diğer yanda "100 bin kişilik muzaffer ordunun" gerçekte olmadığının ortaya çıkması. Bu duygu karmaşasında kimi nasıl suçlayacaklarının belirsizliği. Öcalan, Mazlum, Barzaniler, İsrail, ihanetle suçlananlardan bazıları. Türkiye ise bu duygu dünyasının her zaman elbette hedefinde olmaya devam ediyor. Ancak nihayetinde karşımızda en büyük yatırımları boşa düşmüş, daha da zayıflamış bir PKK gerçekliği duruyor.
[Can Acun, SETA'da Dış Politika alanında araştırmacıdır.]
* Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.
Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.

