Savaşta altyapı saldırıları hangi stratejinin bir parçası?
İran altyapısının kasıtlı ve sistematik biçimde hedef alınması, halkın rejimi içeriden zayıflatacak geniş çaplı ve örgütlü bir ayaklanmaya yönelmesini hedefleyen bir stratejinin parçası olarak değerlendirilebilir.
İstanbul
İstanbul Nişantaşı Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Rüştü Salim Savaş Biçer, ABD ve İsrail'in İran'a yönelik saldırılarında altyapıların hedef alınmasının askeri açıdan ne anlama geldiğini AA Analiz için kaleme aldı.
***
AA'nın WhatsApp kanallarına katılın, önemli gelişmeler cebinize düşsün.
🔹 Gündemdeki gelişmeler, özel haber, analiz, fotoğraf ve videolar için Anadolu Ajansı
🔹 Anlık gelişmeler için AA Canlı
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik başlattıkları ve İran’ın da karşılık vermekte gecikmediği saldırıların, ABD’nin Japonya’yı teslim olmaya zorlayan atom bombaları kadar kesin ve belirleyici sonuçlar doğurduğuna dair henüz bir işaret görülmedi.
ABD ve İsrail'in saldırıları sürüyor, İran karşılık veriyor. Hava ve deniz harekatları ile füze saldırıları yalnızca savaşan tarafları değil, ABD uçaklarına ve üslerine ev sahipliği yaptığı için İran tarafından hedef alınan çevre ülkeleri, lojistik destek sağladığı düşünülen sivil gemileri ve özellikle İran’da askerî amaçlarla da kullanılan sivil altyapıyı da kapsıyor.
Bu noktada özellikle dikkate alınması gereken, “düşmanın savaşma azim ve iradesini kırmak” hedefinin temel bir harp prensibi olarak her iki tarafın da uygulamaya koymaktan çekinmediği bir hal almakta olduğudur. Sivillerin savaştan olumsuz etkilenmesini önlemeye yönelik konulan uluslararası hukuk kurallarına rağmen, savaşta dolaylı hasar ve zayiata sebep olacak hedeflere yapılan saldırılar dışında, doğrudan sivil kayıpların artmasına sebep olacak hedeflerin de seçildiğini görmekteyiz.
Bu durum, savaş hukuku ihlallerinin sonradan sorgulanmayacağının göze alındığı; kuralsız ve anarşik bir uluslararası düzenin oluşmakta olduğuna işaret ediyor olabilir.
Gerek ABD’nin saldırılarına gerekçe olarak gösterdiği "İran’ın nükleer silah geliştirme kapasitesini çökertmek" ve "rejimin insan hakları ihlallerini engellemek" hedefleri, gerekse İsrail’in İran’ın her an gerçekleştireceğini değerlendirdikleri büyük çaplı saldırısını önleyecek önceden koruyucu bir darbe vurma hedefi, sivil altyapının sistematik olarak vurulmaya devam etmesi için hiç de uygun mazeretler olamayacak kadar yüzeyseldir.
Teknik olarak ele alındığında, çatışmalarda sivil altyapıyı hedef almanın amacı genellikle düşmanın moralini bozmak, ekonomik kapasitesini felç etmek, nüfusu yerinden etmek ve düşmanın direniş iradesini kırmaktır. Uluslararası hukuk tarafından yasaklanmış olsa da, bu tür eylemler bazen savaşan taraflarca askeri operasyonları destekleyen "çift amaçlı" tesislerin örneğin, enerji şebekelerinin, ulaşımın yok edilmesi olarak gerekçelendirilir.
Temel amaçlar ve sonuçlar açısından bakıldığında bu hedeflere yapılan saldırıları, şu başlıklarda değerlendirebiliriz:
Kaynakların tüketilmesi ve zorlayıcı etkileri kapsamında: Su, elektrik ve gıda sistemlerinin tahrip edilmesi hayatta kalmayı sekteye uğratır, sivil nüfusu çaresizliğe sürükler ve liderliği baskı altına alır.
Yerinden edilme ve moral bozma: Yerleşim alanlarına ve altyapıya yapılan saldırılar korku ve zorunlu yerinden edilmeye yol açarak hedef alınan toplumda gerginlik yaratır ve toplumu istikrarsızlaştırır.
Çift kullanım gerekçesi: Genellikle, sivil ve askeri amaçlara hizmet eden altyapı hedef alınır; Örneğin, sivil hizmetler üzerindeki ciddi etkiye rağmen, askeri komuta sistemlerini devre dışı bırakmak için elektrik şebekelerinin hedef alınması.
Stratejik orantısız güç kullanımı: Bazı askeri doktrinlerde görülen bir yaklaşımdır. Örneğin İsrail’in aşırı güç kullanarak karşı tarafı etkisiz hale getirmek, hatta mümkünse tamamen ortadan kaldırmak hedefi “Dahiya Doktrini”nde olduğu gibi uzun vadede düşmanları caydırmak ya da cezalandırmak amacıyla, sivil alanlara kasıtlı olarak ağır zarar verilmesi öngörülür.
Uzun vadeli etki: Yapılan saldırılar, yalnızca anlık can kayıplarıyla sınırlı değildir. Altyapının tahrip edilmesi, sağlık ve sanitasyon gibi temel hizmetleri aksatır, insani krizlere yol açar ve çatışma sonrasında toparlanmayı zorlaştırır.
Bütün bu gerekçeler ve muhtemel sonuçları ile savaşın bugün gelinen noktadaki durumu analiz edildiğinde karşımıza çıkan tabloda İran altyapısının kasıtlı olarak ve sistematik bir şekilde hedef alınmasının arkasında, ülkede bir süre önce başlayan rejim aleyhtarı gösterilerle birlikte değerlendirildiği görülmektedir. Böylece savaşın zorluklarından da olumsuz etkilenecek olan halkın rejimi içeriden de çökertecek şekilde geniş çaplı ve organize bir ayaklanmaya kalkışacağını hesaplayan stratejinin olduğundan bahsedilebilir.
Mustafa Kemal Atatürk, “Asıl olan iç cephedir. Bu cephe bütün milletin oluşturduğu cephedir. Dış cephe, ordunun düşman karşısındaki silahlı cephesidir. Bu cephe mağlup olabilir; fakat hiçbir zaman bir memleketi yok edemez. Memleketi temelinden yıkan iç cephenin çökmesidir.” ifadelerini kullanmıştır.
Ünlü stratejist Liddell Hart ise “Strateji, orduların sadece muharebe alanındaki hareketleri değil, tüm kaynakların savaşı kazanmak için kullanılması sanatıdır", onun dolaylı tutum ve toplam savaş anlayışının temelini oluşturan bu ifade, stratejinin sadece askeri taktikten ibaret olmadığını, ekonomik, psikolojik ve diplomatik tüm imkanların tek bir hedefe kısacası savaşı kazanmaya yönelik koordine edilmesi gerektiğini vurgular. Bir görüşe göre, İran’da aslında ABD-İsrail güçleri tarafından hedef olarak alınan iç cephe, işte bu dolaylı tutum stratejisi gereğince altyapı tesislerinin yok edilmesi ile çökertilebilecektir.
Ancak, ABD-İsrail cephesinin belki de hesaba katmadığı bir gerçek var ki, o da Arap Baharı ve Portakal Devrimlerin gerçekleştiği ülkelerle, İran gibi kadim bir devletin devlet geleneğinin, iç dinamiklerinin ve halkın iradesinin tezahürünün farklı olabileceğidir. Burada İran halkının rejiminden kurtulmak için bağımsızlığından vazgeçmesini beklemenin ne kadar gerçekçi olacağı sorgulanmalıdır.
ABD-İsrail’in kazanacağı bir savaşın ülkede sebep olacağı yıkımın orta ve uzun vadede maliyetini ödeyecek olan İran halkı bu bedeli ne pahasına üstlenecektir? Ülkenin enerji kaynaklarının emperyalist ülkelerin sömürgeci sistemleri tarafından yönetilme ihtimali düşünüldüğünde böyle bir İran’ı hangi İranlı ister?
Bu sorular İran’da bugün halkın kendi iradesi ile değiştireceği rejim mi, yoksa savaşın zorlaması sonucunda dış baskılarla getirilecek yönetim mi meşru olacaktır sorusu ile birlikte en çok tartışılması gereken İran’ın iç meselesi ve İran halkının önündeki sınavdır.
[Doç. Dr. Rüştü Salim Savaş Biçer, İstanbul Nişantaşı Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesidir.]
*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.
Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.
