Monroe mu Donroe mu?: Tarih tekerrür eder mi?
Monroe döneminde ABD’nin yükselen bir güç olarak diğer büyük güçler karşısında ahlaki ve ideolojik bir üstünlüğü vardı. Uluslararası kurum ve kuralların yok sayıldığı Trump döneminde ise bu üstünlüğün kaybedildiğini görüyoruz.
İstanbul
Kırıkkale Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Haluk Özdemir, ABD’nin geleneksel dış politika yaklaşımını simgeleyen Monroe Doktrini’nin Başkan Donald Trump döneminde geçirdiği dönüşümü ve “Donroe Doktrini” olarak anılmaya başlanmasının ne anlama geldiğini AA Analiz için kaleme aldı.
AA'nın WhatsApp kanallarına katılın, önemli gelişmeler cebinize düşsün.
🔹 Gündemdeki gelişmeler, özel haber, analiz, fotoğraf ve videolar için Anadolu Ajansı
🔹 Anlık gelişmeler için AA Canlı
***
3 Ocak 2026, uluslararası ilişkiler açısından sıradan bir gün değildi. Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro'nun ABD tarafından alıkonularak konutundan alınıp yargılanmak üzere ABD’ye götürülmesi, pek çok tartışmayı da beraberinde getirdi. Ulusal egemenlik, diplomatik gelenekler, devlet başkanlarının dokunulmazlığı ve uluslararası hukukun diğer pek çok temel ilkesi bu operasyonla sarsıldı.
Operasyonun ardından ABD Dışişleri Bakanlığının "Bu bizim yarı küremiz ve Başkan Trump güvenliğimizin tehdit edilmesine izin vermeyecek." şeklindeki X paylaşımıyla birlikte Donald Trump’ın çeşitli defalar ABD’nin Batı yarım küresindeki Çin ve Rus etkisinden rahatsızlığını dile getirmesi, 1823’te ilan edilen Monroe Doktrini’ni tekrar akıllara getirdi. Bu bağlamda ABD tarafından Kolombiya, Meksika ve Küba gibi başka ülkelere de operasyonlar yapılabileceği ve Grönland’ın kendilerine verilmesi gerektiği dile getirildi. Hatta Trump, "şaka ile karışık" bir şekilde Kanada’nın ABD’nin 51. eyaleti olması gerektiğini söyledi. Tüm bu gelişmeler, geleneksel uluslararası ilişkiler ve diplomasi kurallarının bir kenara itildiği ve müttefik ilişkilerinin yok sayıldığı anlamına geliyordu.
Peki, büyük resim bize ne gösteriyor? Monroe Doktrini'ne benzetildiği için Donroe olarak nitelenen Trump doktrininin Monroe ile benzerliğinin yalnızca yüzeysel olduğu ve aslında taban tabana zıt anlamlar taşıdığı da görülecektir.
Monroe Doktrini’nin tarihsel bağlamı
Monroe Doktrini, Amerikan bağımsızlığından yaklaşık yarım yüzyıl sonra Amerikan gücünün yükselişinin bir sonucu olarak ortaya çıktı. Aslında doktrin, eşitlik ve anti-emperyalizm bağlamında Amerikan Devrimi ideallerinin dış politikaya yansımasıydı. Bu politikayla ABD, batı yarım küresinde Avrupalılar tarafından yeni sömürgeler elde edilmesini bir savaş nedeni sayarak bölgeyi Avrupa emperyalizmi ve sömürgeciliğine kapatıyordu. Buradaki amaçlarından biri de Avrupa monarşilerine karşı Amerika’da doğabilecek cumhuriyetçi rejimleri desteklemekti. Doktrin, kıtasal bir self determinasyon ilan ediyordu. Güney ve Kuzey Amerika’nın koruyucusu ve Avrupa emperyalizmine karşı durabilecek tek güç olarak Amerikan liderliğini tescil eden doktrin, ABD için Amerika kıtasının ahlaki lideri ve uzlaşmazlıkların nihai çözücüsü rolünü tanımlamıştı. Bu amaçla Britanya ve İspanya imparatorluklarının kıtayla bağları kesilmeye çalışıldı.
Monroe Doktrini, bu anlamda hem ABD’nin ideolojik ve ahlaki üstünlüğünü hem de yükselen gücünü sembolize ediyordu. Bu üstünlük, izleyen yıllarda da devam ederek özgür dünyanın savunucusu ünvanıyla önce dünya savaşlarının, sonra da Soğuk Savaş'ın kazanılmasını sağlayıp ABD’yi özgür ve demokratik dünyanın lideri olan küresel bir güç haline getirdi.
Güç politikaları açısından bakıldığında ise Monroe Doktrini, ABD’nin bölgesel hakimiyet yoluyla ulusal güvenliği sağlama arayışı ve Avrupalı büyük güçlere karşı bir meydan okumaydı. Doktrin, bölgedeki Amerikan müdahaleciliğinin de ilk adımı oldu ve bölge için “ABD’nin arka bahçesi” benzetmeleri yapılmaya başladı. 1901’de başkan olan Theodore Roosevelt, batı yarım küresine dışarıdan gelecek müdahaleleri önlemek amacıyla bölgedeki ülkelere müdahale hakkının ABD’de olduğunu iddia etti. Kısacası Monroe Doktrini, Amerikan hegemonyasının doğuşunun ve Avrupa emperyalizmine başkaldırının bir simgesiydi.
Trump doktrini
Tarih tekerrürden ibarettir derler. Ancak uluslararası politikada bu tekerrürler aynı anlamı taşımayabilir. Bazen aynı şeyleri yaparsınız ama farklı anlamlar taşır. Uluslararası politikada zamanlama önemlidir çünkü izlenen politikalara ve atılan adımlara anlam kazandıran şey o anki konjonktürdür. Monroe döneminde ABD’nin yükselen bir güç olarak diğer büyük güçler karşısında ahlaki ve ideolojik bir üstünlüğü vardı. Uluslararası kurum ve kuralların yok sayıldığı Trump döneminde ise bu üstünlüğün kaybedildiğini görüyoruz.
Monroe ve Trump’ın Latin Amerika’ya yaklaşımının tek ortak yönü, güvensizlikten ve tehdit algılarından doğmuş olmalarıdır. Ancak bu tehdit algıları bile birbirinden tamamen farklıdır. Monroe, yeni kurulmuş bir devletin başkanı olarak etrafındaki emperyalist güçlerden tehdit algıladığı için kendi hakimiyet alanını belirlemeye ve güvenliğini bu şekilde sağlamaya çalıştı. İlk başta yalnızcılık olarak ortaya çıkan bu politika, ABD’nin küresel bir güç haline gelmesinin de temellerini attı.
İçinde bulunduğumuz dönem ise Amerikan hegemonyasının düşüşe geçtiği ve ABD’nin askeri alan dışında neredeyse tüm alanlarda üstünlüğünü kaybetmeye başladığı bir dönemdir. Trump’ın ticaret savaşları bu bağlamdan ayrı düşünülemez. Bu düşüş aynı zamanda güçlü bir tehdit algısı da doğurmakta, ABD’yi güvensiz bir süper güç konumuna itmektedir. Trump’ın tehdit algısı düşüşe geçen Amerikan gücü ve etkisini koruma çabasıyla bağlantılıdır.
Monroe, Amerikan gücünün yükselişinin temellerini atarken Trump, düşüşün başlangıcına işaret etmektedir. Monroe, ABD’nin etki alanlarını genişletmeye yönelikken Trump, yakın coğrafyayı tahkim etme içgüdüsüyle şekillenmektedir. Monroe, Amerikan kıtasında ABD’ye liderlik kazandırmışken Trump, bu liderliğin kaybedildiğini gördüğü için bölgenin başka ülkelerin etkisine açık hale geldiğini düşünmektedir. Sonuç olarak, kıtasal liderlik konumunu kaybetme olasılığı Trump’ı daha sert politikalar izlemeye itmektedir. Ancak attığı her adım Amerikan liderliğini daha da zayıflatmaktadır ve tepkilerin büyümesine yol açmaktadır.
Bu anlamda görünüşteki benzerliklerine rağmen Monroe yükseliş psikolojisinin, Trump ise geri çekilme psikolojisinin doktrinleridir. Ukrayna’ya verilen desteğin kesilmesi, çok taraflı uluslararası örgütlerden çekilme eğilimi ve Suriye’de angajman düzeyinin değişmesi bu geri çekilme psikolojisinin yansımalarıdır. İdeolojik açıdan bakıldığında Monroe küresel emperyalizme bir karşı duruştu, Trump ise bölgesel bir emperyal politika izliyor. Monroe’nun yalnızcılığı ABD’nin güç kazanarak küresel etki doğurmasının altyapısını hazırlarken, Trump’ın yalnızcılığı bir içe kapanma ve Amerikan hegemonyasının sonu hikayesine dönüşebilir.
21. yüzyıldan 19. yüzyıla "u" dönüşü
Küreselleşen dünyada yalnızcılığın pratik ya da uygulanabilir olmaması, Amerikan güvensizlik sarmalını daha da güçlendiriyor. ABD, bu panik havasıyla İkinci Dünya Savaşı’ndan itibaren kendi elleriyle ve büyük maliyetlere katlanarak inşa ettiği uluslararası sistemi yine kendi elleriyle yıkmaktadır. Savaş sonrası mimarisinin temel yapıtaşları, Birleşmiş Milletler (BM), Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütüdür (DTÖ). Yeni yalnızcılık politikası, ABD’nin kendi ittifak örgütü NATO da dahil bütün bu örgütleri aşındırmakta ve yıpratmaktadır. Son olarak 66 uluslararası örgütten çekilmesi, Amerikan gücünün asıl kaynağı olan çok taraflılık ilkesinin de terk edildiğini ve ABD’nin yalnızca askeri gücüne dayanarak politikalar üretmeye yöneldiğini göstermektedir.
Trump’ın yaptıkları, 19. yüzyılda ya da 20. yüzyıl başlarında olsa güç mücadeleleri bağlamında anlamlı olabilirdi. 21. yüzyıl açısından bakıldığında ise aynı politikalar kendi kendini sabote eden bir nitelik taşıyor. Dünya tarihinde belki de ilk kez küresel bir güç, kendi inşa ettiği düzeni kendi isteğiyle ve bilerek yıkmaya çalışıyor. Sonuç olarak çok taraflılık üzerine inşa edilmiş küresel Amerikan hegemonyası, tek taraflı emperyalist politikalara feda ediliyor.
[Prof. Dr. Haluk Özdemir, Kırıkkale Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesidir.]
* Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.

