Euro
9.18
Dolar
7.82
BIST 100
1,123.25
Altın
1,897.37
Analiz

Irak’ta belirsizliğin temel parametreleri

Uzun yılların birikimi sonucunda ortaya çıkan Irak’taki mevcut kaos, mevcut uluslararası ve yerel aktörlerin palyatif çözümleriyle ya da müzakere/çatışma döngüsüyle üstesinden gelinebileceği eşiği de çoktan aşmış durumda.

Dr. Veysel Kurt   | 13.12.2019
Irak’ta belirsizliğin temel parametreleri

İstanbul

Başbakan Abdülmehdi’nin istifasından sonra Irak’ta nasıl bir siyasi sürecin işleyeceği sorusu gündeme geldi. En başta bu soruya açık ve kesin bir cevap vermenin mümkün olmadığını ifade etmek gerekiyor. Geçen hafta bu soruyu kendisine yönelttiğim Iraklı bir entelektüel/siyasetçinin cevabı şu oldu: “Ne olacağını kimse bilmiyor; geleceğe dair bir öngörüde bulunmak gerçekten çok zor”.

Bunun en önemli sebebi, siyasi süreci yönetecek ve bir yol haritası oluşturabilecek siyasi aktörlerin ve vizyonun eksikliğidir. Belirli bir stratejinin devreye girmesini engelleyen yapısal sebepler ortada; yeterli güce sahip aktörler de, mevcut aktörlerin gerekli vizyon ve yeterli güce sahip olmadıkları da ortada.

Hükümetin kurulmasında ABD ile İran arasındaki pazarlığın önemli bir rol oynadığı da bir sır değil. Bu durum, kitlelerin iradelerinin aslında siyasete yansımadığının en önemli göstergesi. Nitekim hükümetin kurulmasının ardından Haşdi Şabi’nin kurumsal pozisyonuna ilişkin tartışmalar ve Terörle Mücadele Birimi'nin ilga edilerek Talib Şigati’nin pasifize edilmesi, ABD-İran kapışmasının bir sonucu olarak yorumlanabilir. 

On yıllardır biriken adaletsizlik, kötü yönetim, yerel hizmetlerin eksikliği gibi kronik sorunların sonucunda gerçekleşen gösteriler, Irak’taki kaosun temel parametrelerini ve çözümün neden kolay olmayacağını ortaya koyan çeşitli paradoksları ortaya çıkardı. Bu paradoksları analiz etmeden önce, mevcut siyasi yapıyı kısaca özetlemekte yarar var.

Saddam Hüseyin’in devrilmesiyle sonuçlanan ABD operasyonuyla başlayan dönem, iç savaş, mezhepsel kutuplaşma, örgütlerin fiili kontrol alanları, ülkenin ABD ve İran arasında vekalet savaşının meydanına dönüşmesi, DEAŞ’ın ortaya çıkışı ve bertaraf edilmesi gibi çok sayıda olağanüstü sürece sahne oldu. Bu olaylar makro düzeyden en mikro alana kadar iç içe geçmiş bir sorunlar yumağı oluşturdu. Siyasi parçalanma yüzünden birçok bölgede çöplerin dahi toplanamaması, bu açıdan önemli bir gösterge niteliğinde. DEAŞ’ın büyük maliyetlerle Irak’ta etkisiz hale getirilmesinin ardından siyasetin normalleşmesi, Irak’ın siyaset, ekonomi, altyapı ve üstyapı bakımından inşasına başlanması ve acil çözüm bekleyen sorunlara çözüm bulunması beklentisi oluştu. Kitleler bir yandan yukarıda özetlenen süreçlerin yol açtığı büyük sorunlardan bunalmış bir halde siyasete dair ümitlerini yitirirken, bir yandan da hızlı bir normalleşme beklentisine sahipti.

DEAŞ sonrası seçimler tam da bu manzarayı yansıtıyordu: Birçok sorun çözüm beklerken, seçimlere katılım oranı bir önceki döneme göre azalmıştı. Seçim sonuçları da yeni siyasi aktörlere şans tanır nitelikteydi. Sadr hareketinin en fazla oyu alması, hükümette önemli bakanlıklarla temsil edilmesi, bu durumun önemli bir göstergesiydi. Ancak hükümetin kurulma süreci de, kurulduktan sonra kitlelerin beklentilerini karşılamaması da, yeni protesto dalgalarının hazırlayıcısı oldu. Hükümetin kurulmasında ABD ile İran arasındaki pazarlığın önemli bir rol oynadığı da bir sır değil. Bu durum, kitlelerin iradelerinin aslında siyasete yansımadığının en önemli göstergesi. Nitekim hükümetin kurulmasının ardından Haşdi Şabi’nin kurumsal pozisyonuna ilişkin tartışmalar ve Terörle Mücadele Birimi'nin ilga edilerek Talib Şigati’nin pasifize edilmesi, ABD-İran kapışmasının bir sonucu olarak yorumlanabilir. Gösterilerin bu olaylardan sonra başlaması da hem ABD-İran’ın Irak’taki etkisini hem de kitlelerin bu kapışmaya bir tepkisini gözler önüne serdi.

Bundan sonra ne olacak?

En temel yerel hizmetler karşılanmazken yaşanan bu siyasi kavga, henüz birkaç ayını doldurmayan başbakanın istifasını getirdi. Cumhurbaşkanı Behram Salih şimdilik başbakanlık görevini fiilen üstlenmiş durumda. Başka bir deyişle kabine başbakan olmadan görevine devam ediyor. Ancak bundan sonra kaosun üstesinden nasıl gelineceğine dair bir yol haritasından söz etmek oldukça zor. Her şeyden önce gösterilerin kontrolden çıktığı ve yönetilemediği görüşü kabul görmüş durumda. Göstericilere ateş açanların kim oldukları dahi tam bilinmiyor. Hükümete bağlı güçler mi, yoksa son on beş yıl içinde oluşmuş silahlı milis gruplar mı, çoğu zaman belli değil.

Eğer gösterilerin sona erdirilerek normalleşme sürecinin başlaması gerçekten isteniyorsa, bu kaosun üzerinde temellendiği yapıya bakmak ve göstericilerin taleplerine kulak kesilmekle işe başlanabilir. Bu başlangıç, yapısal sorunların tespitine ve gerçekçi bir düzlemde tartışılmasına kapı aralayacaktır. Fakat ABD-İran'ın ya da yerel aktörlerin böylesi bir tartışmaya açık oldukları şüpheli; çünkü kendi varlıkları da bizzat bu yapıdan besleniyor.

Gösterilerin belirsiz bir sürece evrilmesinin bir başka sebebi ise mevcut aktörlerin ne yapacağını bilememesi ve mevcut kazanımlarını korumaya odaklanması. Başbakanın istifa etmesini isteyen Sadr ve Mühendisî gibi aktörler hükümetteki bakanlıklarını korumaya devam ediyorlar. Dahası Sadr gösterilere destek veren bir görüntü çiziyor. Bu durum, aslında neredeyse bütün aktörlerin, mevcut süreçten kayıpla çıkmama stratejisi güttüğüne dair önemli bir işaret. Buradaki temel paradoks ise şu: Hükümette yer alarak yönetimi, ekonomik kaynakların kullanımını ve dağıtımını üstlenen kişi ve kurumların önemli bir kısmı, mevcut kaosun sorumluluğunu üstlenmek bir tarafa, hissetmekten bile epey uzakta. Daha da ileri giderek gösterilere hak verdiğini açıktan dile getiriyor. Fakat sahip oldukları yetkiler çerçevesinde krize bir çözüm sunma konusunda ise neredeyse hepsi geri duruyor. Siyaset üstü bir konum biçilen Ayetullah Sistani de göstericilerin taleplerinin karşılanması çağrısı yapmaktan öteye gidemiyor.

Siyasi sürecin formel işleyişine baktığımızda ise iki senaryo ön plana çıkıyor: Birincisi, cumhurbaşkanının başbakanlık için yeni bir isim görevlendirmesi. Bu durumda, yeni başbakan adayının mevcut kabineyle ya da bazı bakanlıkları değiştirerek (hatta yeni bir kabine kurarak) yoluna devam etmesi beklenebilir. Ancak bu seçenekler tercih edildiği takdirde, mevcut siyasi ve toplumsal krizin kontrol altına alınması ve çözüm vaat edilmesi noktasında yeni güçlüklerle karşı karşıya kalacak. Kaldı ki mevcut kriz herhangi bir isme itiraz edildiği için ortaya çıkmadı.

İkinci formül ise yeniden seçimlere gidilmesi. Bu formülü hükümette yer alan Sadr ve muhalefetteki İbadi gibi isimler de savunuyor. Ancak bu şartlar altında seçimlere gitmenin neyi değiştireceği sorusu da gayet haklı ve meşru bir soru. Aynı toplumsal dinamikler, aynı aktörler ve aynı seçim sistemiyle yapılacak seçimler, bir ya da birkaç partinin sandalye kaybıyla ve diğer partilerin bu sandalyeleri kazanmalarıyla sonuçlanacak. Bu senaryonun, kaosu çözmek bir yana, belirsizliği ortadan kaldıracak önemli bir değişiklik yaratması bile beklenmemelidir. Seçim sürecinde ve sonrasında yaşanacak tartışmaların ve siyasi pazarlıkların hangi derde derman olacağını, yeni bir seçimi savunanlar bile söyleyemiyorlar. Hükümette yer alan aktörlerin seçimi talep etmelerinin tek mantıklı açıklaması, göstericilerin tepkilerini üstlerinden atarak mevcut kazanımlarını korumak; muhalif partilerin ise yeni bir avantaj elde ederek hükümette yer alma arayışı.

Özetle, Irak’taki mevcut kaos uzun yılların birikimi sonucunda ortaya çıkmıştır ve mevcut uluslararası ve yerel aktörlerin palyatif çözümleriyle ya da müzakere/çatışma döngüsüyle üstesinden gelebileceği eşiği de çoktan aşmıştır. Eğer gösterilerin sona erdirilerek normalleşme sürecinin başlaması gerçekten isteniyorsa, bu kaosun üzerinde temellendiği yapıya bakmak ve göstericilerin taleplerine kulak kesilmekle işe başlanabilir. Bu başlangıç, yapısal sorunların tespitine ve gerçekçi bir düzlemde tartışılmasına kapı aralayacaktır. Fakat ABD-İran'ın ya da yerel aktörlerin böylesi bir tartışmaya açık oldukları şüpheli; çünkü kendi varlıkları da bizzat bu yapıdan besleniyor.

[Orta Doğu'da otoriteryenizm, demokratikleşme, asker-sivil ilişkileri alanlarında çalışan İstanbul Medeniyet Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Veysel Kurt aynı zamanda SETA Stratejik Araştırmalar Direktörlüğü'nde görev yapmaktadır]

Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.
İlgili konular
Bu haberi paylaşın