Euro
6.50
Dolar
5.89
BIST 100
95,257.61
Altın
1,480.85
Analiz

Hindistan'da ikinci Modi dönemi

Modi iktidarı tüm ekonomik sorunlara rağmen gerek seçimlerden önce gerek seçim sürecinde tüm eylem ve söylemlerinde ulusal güvenliğe yatırım yaptı ve bu seçim stratejisi kendisine ezici bir zafer getirdi.

Duygu Çağla Bayram   | 11.06.2019
Hindistan'da ikinci Modi dönemi

İstanbul

11 Nisan’da başlayan ve 19 Mayıs’ta nihayete eren Hindistan genel seçimlerinde resmi sonuçlar 23 Mayıs’ta açıklandı. 879 milyon seçmenin yüzde 70’e yakının katıldığı ve oy verme işleminin 39 gün sürdüğü, dünyanın en uzun soluklu seçim maratonunun sonucu ise bir yanıyla şaşırtıcı, bir yanıyla da doğal. Hint halkı Narendra Modi iktidarına devam dedi; bu karar, şaşırtıcı olmayanı. Şaşırtıcı olanı, Modi liderliğindeki Hindistan Halk Partisi’nin (BJP) oylarını bir önceki genel seçimlere kıyasla artmış olması. 2014 genel seçimlerinde 282 sandalye kazanan BJP bu seçimlerde 303 sandalyeye sahip oldu. Ülkenin güney ve bilhassa güneydoğu kesimlerinde zayıf kalan BJP, merkezî yönetimin kalbi olan Delhi ulusal başkent bölgesinde 7 sandalyenin 7’sine de sahip olurken (mecliste temsil edildiği sandalye sayısının fazlalığıyla ülke yönetiminde çokça etkili olan) Uttar Pradeş eyaletindeki 80 sandalyenin de 62’sini elde etti.

Hindistan Modi döneminde de (bilhassa bölgesel düzlemde) uzun zamandır arzu ettiği seviyeye erişememiştir. Hindistan; derin ticaret bağlantıları, önemli finansal yatırımlar veya kapsamlı fiziksel bağlantı gibi ekonomik etki araçlarına sahip olmaması ve ulusal hedeflerini riske atmadan askeri güçlerini kolayca kullanamaması gibi birtakım kısıtlamalardan ötürü yakın çevresindeki ülkelerde etkili olamıyor.

Modi’nin iktidarda kalması beklenilen bir şeydi. Diğer beklenti ise BJP oylarının azalacağı yönündeydi. İlginç olansa işsizlik ve yoksulluk gibi ekonomik sorunların baş gösterdiği kırsal bölgelerde de mevcut iktidar oylarının artmış olması. Bu noktada Hint halkının güvenliği öncelediği, başka deyişle, Hindistan iç siyasetinde güvenliğin prim yaptığı somut bir gerçeklik. Zira mevcut tüm ekonomik sorunlara rağmen, gerek seçimlerden önce gerek seçim sürecinde Modi tüm eylem ve söylemlerinde ulusal güvenliğe yatırım yaptı. Nitekim bu yatırımlar da boşa gitmemiş görünüyor. Modi’nin seçim stratejisi kendisine yine ezici bir zafer getirdi. Burada altı çizilmesi gereken, BJP oylarının ilginç bir artış göstermesindeki asıl nedenin, Narendra Modi’nin karizmatik lider imajı olması. Diğer taraftan şans da Modi’den yanaydı. Seçimlerin arifesinde, mesela, Hindistan’ın Pakistan faktörünü kızıştıracak bir saldırı yaşamış olması Modi için bir şanstı. Modi’nin bu şansı fırsata dönüştürecek bir kriz yönetimi uygulaması da başarılı bir strateji oldu. Bu noktada, daha resmi sonuçları beklemeden, Modi’nin zaferini ilk kutlayan isimlerden birinin Pakistan Başbakanı İmran Han olması da ilginçtir. Fakat ne var ki Pakistan ile bir türlü düzelmeyen ilişkilerin yakın gelecekte de gelişme ihtimali artık yok gibi. Zira Modi’nin güvenlik söylemi Pakistan ile yaşanan gerginlikten besleniyor.

Kafa karıştıran denklem: Hindistan-ABD ve Hindistan-Çin ilişkileri

Modi’yi ilk kutlayan isimlerden bir diğeri ise “Birlikte daha büyük işler yapacağız” diyen Amerikan Başkanı Donald Trump oldu. Modi iktidarındaki Hindistan ABD’yle epey yakın ilişkiler geliştiriyor. Dolayısıyla Hint dış politikası bu bağlamda bir değişiklik göstermeyecektir. Narendra Modi’nin ikinci dönem başbakanlığında da Hindistan yine ABD ile yakınlık kuran dış politikasını daha da geliştirmeye çalışacaktır. Bu itibarla, Çin’i dengelemeye endeksli Amerikan stratejisi Hindistan özelinde sekteye uğramayacaktır. Fakat yine aynı Hindistan Pekin’le ikili ilişkilerini geliştirmeye çalışmaktan da vazgeçmeyecektir. Yeni Delhi, onu dışarıdan dengelemeye çalışsa bile, Pekin’le iş birliği yapmaya da devam ediyor. Bu Hindistan’ın mevcut Hint tarzı hassas dengeleme stratejisinden kaynaklanıyor. Nitekim Hindistan’ın kendi çıkarları açısından doğru olan yol da bu: ABD desteğinden mahrum kalmamak, fakat doğrudan hedef tahtasına konulabileceği ve bundan da doğrudan zarar göreceği Çin’le ilişkileri de geliştirmeye çalışmak, Yeni Delhi için en akılcı strateji. Tabii ki bu arada Hint karakterindeki hassas denge stratejisi, Amerikan uydusu olmama hassasiyetini koruyabildiği derecede işlevsel kalacaktır. Dolayısıyla Hindistan’daki ikinci dönem Modi hükümetinin her şeyden önce, büyük güçlerin yer aldığı iki farklı sorunla başa çıkması gerekecek: Pekin’in ortaya çıkardığı stratejik tehditler ile Yeni Delhi’nin Washington’a bağlılığının derecesi ve ona güveni konusundaki şaibeler.

Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana, Hint hükümetleri Çin stratejisini etkisiz hale getirebilmek için birtakım önlemler aldılar. Bunların arasında en öne çıkanları, iç dengeyi korumak için ekonomik reformlar uygulamak, Hint ordusunu modernleştirmek ve sorumluluk alanını genişletmek, küçük komşuları hem alt kıtada hem de okyanus çevresinde uzlaştırmak, Doğu ve Güneydoğu Asya ülkeleriyle bağlarını derinleştirmeyi amaçlayan “doğuya hareket” politikasıyla desteklenen Washington stratejik ortaklığını geliştirmeye çalışmak. Fakat bu açılımların hiçbiri henüz meyvelerini tam olarak vermiş değil. Özellikle ABD ile olan ilişkiler hâlâ Hint iç siyasetinde endişeleri beslemeye devam ediyor. Modi’nin Beyaz Saray’la anlaşmazlıkları ele alma biçimi (örneğin, Trump’ın Hint malları üzerindeki tarifeleri ve Genelleştirilmiş Tercihler Sistemi altındaki Hint imtiyazlarını sona erdirmesiyle birlikte Washington’ın Yeni Delhi üzerindeki baskısı sebebiyle İran’dan petrol alımını durdurmak, Venezuela’dan yapılan tüm ithalatı sonlandırmak, Rusya’dan S-400 alımını ertelemiş gözükmek) Çin’in getirdiği büyük zorlukların üstesinden gelmek ve uzun süredir devam eden Hint emellerini ilerletmek için ABD ile bağların derinleşmesine bağlı kaldığını gösteriyor.

Yeni Delhi ile Moskova'nın arası giderek açılıyor

Hindistan’ın gelişmiş askeri teknolojiler arayışında Rusya, İsrail ve Fransa’nın büyük bir rolü var; fakat ülkede yaygınlaşmaya başlayan algıya göre, Moskova bugün Çin’in Asya’da dengelenmesinde güvenilir bir ortak olmaktan uzak. Rusya’nın Çin’le olan ilişkilerini artık Hindistan’la olandan çok daha önemli gördüğü düşünülüyor. Temel gerçek şu ki, Hindistan’ın bugün Rusya’ya sunacağı geleneksel kuvvetleri ve stratejik programları için, Rus askeri teknolojisinin bir müşterisi olmanın ötesinde verebileceği bir şey yok. Hint liderler şimdiye dek genellikle çok kutupluluk arayışı ya da Şanghay İşbirliği Örgütü ile Avrasya Birliği’nin ilgisini artırmak gibi ortak meseleler üzerinden Moskova’yla yakınlaşma mücadelesi verdiler. Fakat Afganistan’ın geleceği veya Çin’i dengeleme zorunluluğu gibi en önemli konularda Yeni Delhi ve Moskova aslında birbirinden çok uzakta.

Hindistan’ın Almanya, Güney Kore ve Birleşik Krallık ile bağları da benzer şekilde Yeni Delhi’nin ekonomik ve teknolojik büyümesini artırma hedeflerini destekliyor. Aynı şekilde, Modi’nin Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan’a başarılı bir şekilde ulaşması, Hindistan’ın istikrarlı enerji arayışını boşa çıkartmadı. Yine Orta Doğu’da İsrail’le ilişkilerin gelişmesi ve Hint-Pasifik’te Çin’i dengelemek adına Japonya ile bağların kuvvetlenmesi, Modi’nin ilk dönem yönetimindeki başarı listesine eklenenler. Ancak her ne kadar Başbakan Narendra Modi görev süresi boyunca dış politikada bir dizi başarı elde etmiş olsa da, yine Modi liderliğinde Yeni Delhi’de kurulacak yeni hükümet iç ve dış bir dizi sorunla başa çıkmak durumunda kalacaktır.

Hindistan Modi döneminde de (bilhassa bölgesel düzlemde) uzun zamandır arzu ettiği seviyeye erişememiştir. Hindistan; derin ticaret bağlantıları, önemli finansal yatırımlar veya kapsamlı fiziksel bağlantı gibi ekonomik etki araçlarına sahip olmaması ve ulusal hedeflerini riske atmadan askeri güçlerini kolayca kullanamaması gibi birtakım kısıtlamalardan ötürü yakın çevresindeki ülkelerde etkili olamıyor. Ve bu ülkelerde etkin olabilmek, mevcut zamanda hangi siyasi güçlerin baskın olduğuna, diğer deyişle, dostane hükümetlerin kurulmasına bağlı. Şu an için Hindistan’ın, yakın komşularından Afganistan, Bangladeş, Myanmar, Maldivler ve Hint okyanusundaki ada devletleriyle olan ilişkileri iyi durumdayken Sri Lanka ve Nepal ile ilişkileri belirsiz, Pakistan’la ilişkileri ise soğuk.

Modi'nin önündeki bir diğer önemli konu; ekonomik sıkıntı

İç meseleler irdelendiğinde, burada öne çıkan en temel sıkıntının ekonomi olduğu görülüyor. Ülkedeki yüksek işsizlik oranları ve yoksulluk gibi ekonomik meseleler, hem Modi’nin ilk dönem başarısızlığını teşkil eden şey hem de ikinci dönem görev süresinin imtihanı niteliğinde denilebilir. Aslında Hindistan 30 yılın ardından ilk kez 2014 seçimlerinde Modi ve partisinin tek başına ezici galibiyetine, Modi’nin oldukça ses getiren Gujarat ekonomik kalkınma modeli sayesinde şahit olmuştu. Narendra Modi 2014 yılında Hindistan’ın başbakanı olduğunda Hint halkının umudu, Gujarat eyaletinin başbakanlığı dönemindeki icraatlarını ülkeye uygulama ihtimaliydi: Verimli bir bürokrasi, çok uluslu şirketlerden milyarlarca dolar çeken ve gelişmiş fabrikalara sahip hızlı büyüyen bir ekonomi… Öyle ki Modi liderliğindeki Hindistan bir sonraki Çin olarak görülmüştü. Fakat bu düşünce başından beri sakat bir inanıştı. Zira söz konusu iki ülkenin tek ortak paydası, bir milyarı aşkın dev birer nüfusa sahip olmaları. Çin’in radikal reformlarının ve yükselişinin ardında, homojen Hanlığı ve Mandarin dilini konuşan çoğunluğuyla birlikte, tek partili bir otokrasi yatmakta. Hindistan ise yüzlerce etnik ve dilsel azınlık grubunu bünyesinde barındıran çok çeşitli ve çok partili bir demokrasidir.

Modi’nin Gujarat’taki başarı öyküsü, güçlü bir liderin iddialı bir ekonomik yapılanmanın yönetimini iyi sağlayabilmiş olmasıydı. Fakat Modi bu başarıyı Hindistan başbakanı olarak bir bütün halinde Hint ekonomisinde gösteremedi. Bu noktada Çin’e kıyasla Hindistan’ın ekonomik yükseliş reçetesi, daha kademeli bir geçişin öngörülmesi olacaktır. Yani Gujarat başarısının Hindistan genelinde de gerçekleşebilmesinin çaresi, başarının, Delhi’deki Modi başbakanlığına endekslenmeden, eyalet başkentlerindeki başbakanlar eliyle aranmasıdır. Burada kastedilen, Çin’in otoriter başarı öyküsünün bir model olarak gösterilmesinden ziyade bir istisna teşkil ediyor oluşu ve Hindistan’ın ikinci Çin olmaktan ziyade özgün bir istisnai yapıya sahip oluşudur. Vurgulanmaya çalışılan bir diğer mesele, Hindistan’ın heterojen ve demokratik yapısından ötürü, yükselişini Çin gibi hızlı gerçekleştirmesinin beklenilemeyeceğidir.

Ülke aşırı sağcı atmosferin içinde

Hindistan için diğer bir iç mesele, ülkenin bilhassa Modi dönemiyle birlikte evrilmekte olduğu aşırı sağcı atmosfer. Narendra Modi ve partisi tarafından bu mesele bir sorun olarak görülmese de, çeşitliliğin bu denli fazla olduğu ülkede, yönetimin salt Hindutva eğilimiyle sürdürülmesinin ülkenin en başta demokrasisini törpüleyeceği açıktır. Geçtiğimiz yıl dört yüksek mahkeme hakimi bir basın toplantısı düzenlemiş ve Yüksek Mahkeme’nin siyasi müdahalelere maruz kalarak bağımsızlığını kaybetme tehdidiyle karşı karşıya olduğuna, dolayısıyla demokrasinin tehlikede olduğuna dikkat çekmişti. Modi’nin yeniden kazanması halinde ayrı bir Hindu devleti kurması ve anayasadan laiklik ilkesini çıkarması ihtimali de Hint halkı arasında dolaşan söylentilerden biriydi. Bu durumun gerçek olması, en başta, ülkenin en kalabalık azınlık topluluğu niteliğindeki Hint Müslümanlarının durumunun ne olacağı sorusunu akla getirmektedir. Narendra Modi ilk dönem başbakanlığı süresince ülkedeki azınlıklara yönelik yanlış politikalarından dolayı pek çok eleştiri aldı. Fakat her ne kadar 2019 seçimleri uğruna “Müslümanları şeytanlaştırıyor” gibi eleştiriler dile getirilmişse de, Modi’nin “üç talak yoluyla boşanmayı” suç saymasının Hint ve Müslüman kadınları nezdinde müşterek bir şekilde olumlu karşılandığı ve destek gördüğü de ifade edilmeli. Diğer yandan, Dünyanın Yeni Yedi Harikası’ndan biri olan Hindistan’ın turistik simgesi Taç Mahal’de namaz kılmanın yasaklanması, Agra yerel yönetiminden çok merkezi yönetimin Müslüman karşıtı bir zihniyete sahip olduğu ve 2019 genel seçimleri bağlamında Hint halkını kutuplaştırdığı algısını pekiştirmişti. Azınlıklar ve bilhassa Müslümanlar nezdinde kendine karşı olumsuz görüşlerin hâkim olduğu gerçeğinden hareketle, ikinci dönem Modi hükümeti, ilk döneminden farklı olarak saf Hindu zihniyetiyle hareket etmemeye itina göstermelidir. Hindistan sadece Hindularla değil, aynı zamanda Müslümanlar, Sihler, Hristiyanlar ve Budistlerle Hindistan’dır.

Eğer Hindistan büyük güç olma arzusunu gerçekleştirmek istiyorsa, Narendra Modi hükümetinin ekonomik reformları hızlandırması, ülkenin kurumlarını güçlendirmesi, anayasal ahlakını ve son zamanlarda tehlikeye attığı ülkenin iç uyumunu koruması gerekiyor. Çin’in süregiden iddialı yükselişine ve Washington’ın hegemonya alışkanlığına paralel olarak Hindistan’ın dış ortamının daha istikrarsız hale geldiği bir dönemde, Yeni Delhi’nin içerideki yanlış adımları, dışarıdaki etkisinin ötesine geçecektir.

[Karadeniz Teknik Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde doktora çalışmalarını sürdüren Duygu Çağla Bayram aynı zamanda Güney Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi’nde (GASAM) Hindistan uzmanı olarak çalışmaktadır]

Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.
İlgili konular
Bu haberi paylaşın