ABD-İsrail ve İran Savaşı: Küresel sistem üzerinden bir okuma
Orta Doğu’daki askeri gerilimler, küresel düzenin hangi yönde evrileceğine dair önemli ipuçları sunmakta, güç politikasının yeniden merkezileştiği bir uluslararası ortamın şekillenmekte olduğunu göstermektedir.
İstanbul
Cumhurbaşkanlığı Güvenlik ve Dış Politikalar Kurulunun eski Üyesi ve Türkiye Azerbaycan Dostluk İşbirliği ve Dayanışma Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Aygün Attar, ABD-İsrail ve İran savaşının bölgesel dengelerini ve küresel düzeydeki etkilerini AA Analiz için kaleme aldı.
***
Günümüz uluslararası sistemi, Soğuk Savaş sonrası dönemde inşa edilen nispi istikrar mimarisinin giderek aşındığı bir tarihsel eşikten geçmektedir. Bu süreçte büyük güç rekabetinin yeniden sertleşmesi, bölgesel krizlerin küresel stratejik hesaplaşmaların bir parçası haline gelmesi ve uluslararası hukukun giderek daha fazla siyasi yorumlara açık hale gelmesi, çağdaş savaşların doğasını derin biçimde dönüştürmektedir. Güç dengeleri yalnızca askeri kapasite üzerinden tanımlanan bir rekabet alanı olmaktan çıkmış, enerji yolları, teknoloji üstünlüğü, bilgi alanı ve ekonomik ağların kontrolü gibi çok boyutlu faktörlerin belirlediği karmaşık bir stratejik mücadeleye dönüşmüştür.
AA'nın WhatsApp kanallarına katılın, önemli gelişmeler cebinize düşsün.
🔹 Gündemdeki gelişmeler, özel haber, analiz, fotoğraf ve videolar için Anadolu Ajansı
🔹 Anlık gelişmeler için AA Canlı
ABD-İsrail ve İran Savaşı: Bölgesel gerilim ve büyük güç hesapları
Orta Doğu’da son dönemde yaşanan askeri gelişmeler, özellikle ABD, İsrail ve İran arasında şekillenen gerilim bağlamında ortaya çıkan çatışma dinamikleri, bu dönüşümün en dikkat çekici örneklerinden biri olarak öne çıkmaktadır. Bölge, tarihsel olarak küresel güç politikalarının kesişim noktalarından biri olmuş, enerji kaynaklarının yoğunluğu, stratejik boğazların varlığı ve ideolojik rekabetler nedeniyle uluslararası sistemin en hassas jeopolitik alanlarından biri haline gelmiştir. Günümüzde yaşanan askeri gerilimler, yalnızca bölgesel güvenlik sorunlarının bir yansıması olarak görülmemekte, aynı zamanda büyük güçlerin küresel stratejik hesaplarının sahaya yansıdığı bir rekabet alanı olarak değerlendirilmektedir.
Bu bağlamda söz konusu savaşın analizi, yalnızca askeri operasyonların kronolojisini veya taktiksel gelişmeleri incelemekle sınırlı bir yaklaşım ile açıklanamaz. Çatışmanın anlaşılması için uluslararası hukukun uygulanma biçimleri, güç dengelerinin yeniden şekillenmesi, stratejik caydırıcılık teorileri ve küresel güvenlik mimarisindeki dönüşümler birlikte ele alınmalıdır. Özellikle önleyici saldırı doktrinleri, vekalet savaşları, siber operasyonlar ve hibrit savaş yöntemleri gibi modern çatışma araçları, geleneksel savaş kavramının sınırlarını genişletmektedir.
Aynı zamanda bu süreç, uluslararası kurumların kriz yönetme kapasitesine ilişkin ciddi sorular da gündeme getirmektedir. Birleşmiş Milletler (BM) sistemi ve uluslararası hukuk mekanizmaları, büyük güç rekabetinin yoğunlaştığı dönemlerde çoğu zaman siyasi çıkarların gölgesinde işlev görmekte; bu durum küresel yönetişim yapısının geleceği hakkında yeni tartışmalar doğurmaktadır. Orta Doğu’daki askeri gerilimler, küresel düzenin hangi yönde evrileceğine dair önemli ipuçları sunmakta, güç politikasının yeniden merkezileştiği bir uluslararası ortamın şekillenmekte olduğunu göstermektedir.
Dolayısıyla ABD-İsrail ve İran arasındaki çatışma dinamikleri, yalnızca üç aktör arasında yaşanan bir askeri gerilim olarak okunamaz. Bu gelişmeler, küresel güç dengelerinin yeniden tanımlandığı, stratejik caydırıcılık hesaplarının yoğunlaştığı ve uluslararası sistemin geleceğine ilişkin yeni güvenlik paradigmasının şekillendiği daha geniş bir jeopolitik dönüşümün parçası olarak değerlendirilmelidir. Bu nedenle söz konusu savaşın analizi, askeri boyutun ötesine geçen, tarihsel, hukuki, jeopolitik ve stratejik unsurları bir araya getiren çok katmanlı bir perspektif gerektirmektedir.
Sistematikleşen ABD-İsrail ilişkileri
Orta Doğu’da son dönemde ortaya çıkan gelişmeler, Washington ile Tel Aviv arasındaki stratejik koordinasyonun giderek daha sistematik bir çerçeveye kavuştuğunu göstermektedir. ABD ve İsrail arasındaki güvenlik diyaloğu yalnızca ikili askeri işbirliğiyle sınırlı kalmamaktadır. Bu ilişki bölgesel güç dengelerini, enerji hatlarını, deniz güvenliğini ve nükleer caydırıcılık mimarisini kapsayan daha geniş bir stratejik perspektife doğru genişlemektedir. Bu çerçevede İran faktörü, Amerikan ve İsrail stratejik planlamasının merkezinde yer almaya devam etmektedir.
Özellikle Donald Trump döneminden itibaren Washington’da İran’ın bölgesel nüfuzunu sınırlandırmaya yönelik yaklaşım daha açık ve daha doğrudan bir stratejik doktrin niteliği kazanmıştır. “maksimum baskı” olarak adlandırılan politika yalnızca ekonomik yaptırımları kapsamamış; aynı zamanda askeri caydırıcılık, diplomatik izolasyon ve bölgesel ortaklık ağlarının güçlendirilmesi gibi unsurları da içeren çok katmanlı bir stratejiye dönüşmüştür. Amerikan siyasi çevrelerinde İran’ın Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’deki etkisinin uzun vadede bölgesel güç dengesini değiştirebileceği yönünde güçlü bir kanaat oluşmuştur.
Amerikan ve İsrail askeri planlamasının merkezinde üç temel başlık öne çıkmaktadır: İran’ın nükleer programı, bölgesel milis ağları ve stratejik füze kapasitesi. İran’ın uranyum zenginleştirme faaliyetleri ve nükleer altyapısının gelişimi, Washington ve Tel Aviv’de uzun süredir güvenlik tehdidi olarak değerlendirilmektedir. Buna paralel olarak İran’ın Lübnan’daki Hizbullah, Irak’taki Şii milis gruplar ve Yemen’deki Husiler aracılığıyla kurduğu bölgesel etki ağı da bölgesel güvenlik denkleminin kritik unsurlarından biri olarak görülmektedir.
Tüm bu gelişmeler Orta Doğu’nun güvenlik mimarisinde yeni bir dönemin şekillenmekte olduğunu göstermektedir. Washington ve Tel Aviv arasındaki stratejik koordinasyon yalnızca İran’a yönelik caydırıcılık politikasını derinleştirmekle sınırlı kalmamakta; aynı zamanda bölgedeki ittifak sistemlerini, askeri dengeleri ve diplomatik hesapları yeniden tanımlayan daha geniş bir jeopolitik dönüşümün parçası haline gelmektedir. Bu bağlamda önümüzdeki dönemde Orta Doğu’daki güvenlik dinamiklerinin büyük ölçüde ABD-İsrail koordinasyonunun kapsamı, İran’ın stratejik tercihleri ve bölgesel aktörlerin bu yeni denkleme vereceği tepkiler tarafından şekilleneceği öngörülmektedir.
ABD-İsrail ve İran Savaşı'nda modern savaş doktrinlerinin izleri
Bilgi çağında askeri çatışmalar yalnızca cephede yürütülen operasyonlardan ibaret sayılmaz. Medya ağları, dijital iletişim platformları, diplomatik söylem ve uluslararası kurumlar üzerinden yürütülen algı ve meşruiyet mücadelesi modern savaşın ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir.
Her aktör kendi askeri eylemlerini uluslararası hukuk çerçevesinde savunma hakkı kapsamında sunmaya çalışırken karşı tarafı uluslararası normları ihlal eden bir aktör olarak göstermeyi amaçlar. Bu süreçte küresel medya kuruluşları, uluslararası örgütler ve diplomatik platformlar savaşın anlatısını şekillendiren önemli alanlar haline gelir. Modern çatışmalarda askeri başarı kadar uluslararası meşruiyetin kazanılması da stratejik önem taşır.
Orta Doğu’daki mevcut savaşın geleceğine ilişkin değerlendirmeler yapılırken genellikle üç temel senaryo üzerinde durulmaktadır. Birinci senaryo, sınırlı askeri operasyonların devam ettiği ve doğrudan geniş çaplı bir bölgesel savaşın ortaya çıkmadığı kontrollü gerilim ortamıdır. Bu senaryoda taraflar karşılıklı caydırıcılık mekanizmaları sayesinde çatışmanın belirli bir seviyenin üzerine çıkmasını engellemeye çalışır.
İkinci senaryo, bölgesel müttefiklerin doğrudan savaşa dahil olmasıyla çatışmanın geniş çaplı bir bölgesel savaşa dönüşmesidir. Böyle bir gelişme, Orta Doğu’daki birçok devletin güvenlik dengelerini etkileyecek ve küresel enerji piyasalarından uluslararası ticaret yollarına kadar geniş bir alanda ciddi sonuçlar doğuracaktır.
Üçüncü senaryo ise uluslararası diplomasi mekanizmalarının devreye girmesiyle askeri gerilimin kontrollü biçimde azaltılmasıdır. BM, büyük güçler ve bölgesel aktörler aracılığıyla yürütülen diplomatik girişimler, çatışmanın tırmanmasını sınırlayabilecek önemli araçlar arasında görülmektedir.
Genel çerçevede değerlendirildiğinde Orta Doğu’daki savaş yalnızca iki ya da üç devlet arasındaki askeri mücadele şeklinde yorumlanamaz. Bu çatışma uluslararası hukuk normlarının sınandığı, büyük güç rekabetinin yeni biçimler aldığı ve bölgesel güvenlik mimarisinin yeniden şekillendiği çok katmanlı bir jeopolitik süreçtir. Bu nedenle savaşın analizi askeri strateji, uluslararası hukuk, diplomasi, enerji politikaları ve küresel güç dengeleri arasındaki karmaşık ilişkiler ağı içinde ele alınmalıdır.
Modern uluslararası sistem, savaşların yalnızca askeri güçle sonuçlanmadığını giderek daha açık biçimde ortaya koymaktadır. Diplomatik müzakere süreçleri, hukuki mekanizmalar, ekonomik yaptırımlar, teknoloji ve küresel algı yönetimi çağdaş çatışmaların kaderini belirleyen temel unsurlar arasında yer alır. Orta Doğu’daki mevcut savaş da bu çok boyutlu güç mücadelesinin en çarpıcı örneklerinden biri olarak uluslararası siyasetin merkezinde yer almaya devam etmektedir.
[Prof. Dr. Aygün Attar, Cumhurbaşkanlığı Güvenlik ve Dış Politikalar Kurulunun eski Üyesi ve Türkiye Azerbaycan Dostluk İşbirliği ve Dayanışma Vakfı Yönetim Kurulu Başkanıdır.]
* Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.
