

Gelişmiş ülkelerin kalkınma süreçleri boyunca üretim ve tüketim faaliyetleriyle yaptıkları sera gazı salımı, yaşanan iklim değişikliği kaynaklı felaketlerin temel sebebi olarak karşımıza çıkıyor. Öte yandan, dünyada en az emisyon üreterek iklim değişikliğinin ortaya çıkışında en az rol oynayan gelişmekte olan ülkeler ise bu felaketlerin en yoğun tahribatlara yol açtığı coğrafyalarda yaşıyor.
Zayıf ekonomileri nedeniyle iklim kaynaklı felaketlere karşı erken uyarı sistemlerinin ve aldıkları tedbirlerin yetersiz kalmasıyla daha fazla can kaybı yaşayan ülkeler, afetlerin yol açtığı tahribat, su ve gıda krizi ile mücadelelerinde kaynak sıkıntısı çekiyor.
Bu durumda söz konusu ülkeler iklim değişikliğine yol açan sanayileşmiş büyük ülkelerden ortaya çıkan krizin sorumluluğunu almasını talep ediyor. İklim adaletinin sağlanması, işte bu talebin karşılanmasına bağlı.

Böylece ortaya çıkan iklim adaleti tartışmaları kapsamında, 2009 yılında yapılan 15. Birleşmiş Milletler (BM) İklim Konferansı’nda (COP15) gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan ülkelere yılda 100 milyar dolar fon sağlayarak iklim tazminatı ödemesi kararı alındı.
Ancak bu süreçte iklim kaynaklı afetlerin yol açtığı tahribatın bilançosu her yıl artarken, Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) verilerine göre 2013’ten beri hiçbir yılda tazminatın tamamı ödenmedi.