

Tarihçi Mehmet Dilbaz, Osmanlı Devleti'nde sadece Müslümanların değil, gayrimüslimlerin de vakıf kurabildiğini ve kadınların kurduğu vakıfların Osmanlı sosyal hayatında önemli yer kapladığını söyledi.
Dilbaz, AA muhabirine Osmanlı Devleti'ndeki vakıf sistemi ve kadınların rolü hakkında değerlendirmelerde bulundu.
Vakıf sisteminin İslamiyet ile birlikte başladığını ve Osmanlı Devleti öncesinde Selçuklular’da, Abbasiler’de de bu sistemin olduğunu söyleyen Dilbaz, “Bu, bir İslam geleneğinin aslında ortaya dökülmüş hali. Bunun en büyük temeli aslında sadaka-i cariye konusuna geliyor. Yani kıyamete kadar devam etmesi gereken, insanın yaptığı hayırların sürekli kendi peşinden, tabiri caizse, koşmasını sağlayan bir sistem. Bunun da en güzel yöntemi, Hazreti Peygamberimizin hadis-i şerifine dayanıyor tabii ki doğal olarak.” dedi.
Dilbaz, Osmanlı toplumunun yardımlaşmayı vakıflar aracılığıyla sistemleştirdiğini belirterek, vakıf sisteminin temelinde malın tüm insanların kullanımına sunulması için vakfedilmesinin yattığına dikkati çekti.
Osmanlı Devleti'nde vakıf kurma hakkının belli bir zümreye ait olmadığını, parası olan ve akıl baliğ herkesin bunu gerçekleştirebileceğini dile getiren Dilbaz, “Vakıf kurmak sadece Müslümanlara tahsis edilmiş bir şey değil. Müslüman olmayanlar da vakıf kurabilir. Sadece vakıf kurmanın şartları onlarda bir tık daha değişik. Dolayısıyla herkes, belli bir malını vakfetmeye karar verdiğinde vakıf kurma hakkına sahiptir.” diye konuştu.
Dilbaz, Osmanlı Devleti'nde en çok hanedan mensupları ve birinci dereceden devlet büyüklerinin vakıf kurduğunu ifade ederek, bunların yanı sıra ulemanın, alt kademe devlet yöneticilerinin, esnafın ve kadınların da vakıf kurduğunu aktardı.
İstanbul'da 35 bin vakıf vardı
Osmanlı Devleti'nin yönettiği tüm topraklarda vakıfların kurulduğunu, bir dönem sadece İstanbul'da 35 binden fazla vakıf bulunduğunu bildiren Dilbaz, şunları söyledi:
“Sadece İstanbul'da bir dönemde 35 binin üzerinde vakıf olduğunu biliyoruz. Kadınların kurduğu vakıflara ilişkin elimizde net bir sayı yok. Ancak elimizde şöyle bir bilgi var, Osmanlı toplumunda, özellikle İstanbul'da her dört vakıftan biri, yani oran olarak yüzde 25–30 civarında, mutlaka bir kadın tarafından kurulmuştu. Kadınlar, şer’i olarak ya da vakıf kurma kanunnamesine göre vakıf kurabilmek için eşlerinden ya da birilerinden izin almak zorunda değildi. Sadece belli bir mal varlığına sahip olan bir kadın, vakıf kurduğunda, kocasının onun mal varlığına el koyma ya da buna müsaade etmeme gibi bir hakkı yoktu. Bu hak kadılar tarafından güvence altına alınmıştı.”
Dilbaz, kadınların kurduğu ve Osmanlı sosyal hayatına doğrudan etki eden vakıflar bulunduğuna işaret ederek, sadece genç kızların çeyizini düzmek ya da evlenmek isteyen kızları evlendirmek için kadınlar tarafından açılan vakıfların olduğunu vurguladı.
Kadınların rahat edebileceği hamamların bakımı için kurulmuş vakıfların dahi bulunduğunu anlatan Dilbaz, “Yani kadın vakıfları genelde daha çok hanımların rahatı üzerine kurgulanmıştı. Ama Osmanlı’da zaten kadın ya da erkek fark etmeksizin, temel konu devletin üzerindeki fazla yükü kamunun üzerine atmak ve halkın devletle paylaşımlı bir şekilde bir kültür geliştirerek halkın refahını kolaylaştırmasıydı. Dolayısıyla hanımların Osmanlı döneminde kurduğu vakıflar, özellikle İstanbul’da çok güzel ve çok faydalı işler yaptı.” değerlendirmesinde bulundu.
Dilbaz, vakıfların en çok eğitim alanında kullanıldığını vurgulayarak, gayrimüslimlerin de kendi cemaatlerine yardım etmek için kurduğu vakıfların varlığından haberdar olduklarını dile getirdi.
Osmanlı’da vakfın neredeyse günlük hayatı kapsamadığı hiçbir alan olmadığının altını çizen Dilbaz, “Medreseler, öğrencilerin yetiştirilmesi, öğrencilerin ders alması ve bunun dışında sağlık hizmetleri vakıflar üzerinden yürütülüyordu. Şehirlerdeki yerleşimler, şehirlerin çeşmeleri, hamamları, kervansarayları, misafirhaneler, insanların misafir edilmesi ve hepsinden daha güzeli imaretler vasıtasıyla halka belli merkezlerde ücretsiz üç öğün yemek dağıtılması gibi alanlarda vakıflar vardı.” ifadelerini kullandı.
Dilbaz, Osmanlı Devleti'nde kimsenin aklına gelmeyecek derecede ilginç vakıflar bulunduğunu belirterek, kuşların yemlenmesi, insanların abdest alabilmesi için sıcak su temini, yolları tükürerek kirletenlerin ardından bu alanları temizlemek için kül döken kişilerin maaşlarının ödendiği vakıflar gibi, tamamen sosyolojik ve toplumsal açıdan insana odaklı, insanın konforu üzerine kurgulanmış yüzlerce, binlerce vakıftan söz etmenin mümkün olduğunu anlattı.
“Vakıflar olmasa Osmanlı çökerdi”
Osmanlı Devleti'ni uzun yıllar sosyo-kültürel açıdan ayakta tutan sistemin vakıflar olduğunu söyleyen Dilbaz, şunları kaydetti:
“Vakıf sistemi olmasaydı, Osmanlı ciddi anlamda çok iddialı bir şekilde söylüyorum bu kadar uzun ömürlü bir devlet olmazdı. Neden? Çünkü bir devletin halkına dönük kamusal hizmetlerinin neredeyse yarıdan fazlası Osmanlı döneminde vakıflar tarafından karşılanıyordu. Diyelim ki vakıf diye bir şey hiç yoktu. O zaman bütün hastaneleri, bütün eğitim kurumlarını, bütün hayır hizmetlerini devlet yapmak zorunda kalırdı. Devlet yapabilir ama devlet yaparsa ne olur? Halkın üzerine ekstra vergi yükü bindirilirdi. Birincisi bu. İkincisi, özellikle eğitim ya da sağlık gibi hizmetlerin Osmanlı döneminde ücretli olması gerekirdi. Oysa Osmanlı’da sağlık ücretsizdi. İlaç ücretsizdi. Eğitim ücretsizdi. Medrese tamamen ücretsizdi. Ama düşünün ki bunu halk yapmıyor. Yani halkın açtığı yüzlerce ya da binlerce medrese yok. Peki eğitim duracak mı? Durmayacak. Devlet yapacak.”
Osmanlı Devleti’nin ayakta kalmak için para harcayacağı birçok sistemi vakıfların ücretsiz şekilde yürüttüğüne dikkati çeken Dilbaz, vakıfların faaliyetlerini kendi öz kaynaklarıyla sürdürdüğünü ve devlete yük olmadığını belirtti.
Dilbaz, Osmanlı Devleti'nin vakıflar olmadan sosyal bir çöküş yaşayacağını öne sürerek, sözlerini şöyle tamamladı:
“Bundan dolayı eğer vakıf diye bir şey olmasaydı, ciddi anlamda toplumsal bir çökme yaşanırdı ve iddia ediyorum, Osmanlı bu kadar uzun yaşayamazdı. Osmanlı'nın yönetim yapısıyla ilgili bir konu var. Osmanlı hiçbir zaman Batı devletlerindeki gibi aristokratik bir sınıfın oluşmasına müsaade etmedi. Yani bir paşa ya da bir devlet büyüğü, devlet imkanlarını kullanarak zenginleştiyse, bu paşa vefat ettiğinde malları müsadere edilip hazineye aktarılıyordu. Dolayısıyla bir paşanın devlet imkanlarını, rütbesini ve gelirlerini kullanarak zenginleşip bunu sonraki nesillere aktarma şansı yoktu. Bu insanlar, mallarını vakıf çatısı altında gelecek nesillere aktarırken aynı zamanda hayır hizmetleri de yapmış oluyordu.”