İsrail uçaklarının Lübnan-Suriye sınırına kimyasal sıvı püskürttüğü iddia edilen görüntüler, ABD merkezli sosyal medya platformu X'te gündem oldu. Videolarda, traktör uçakların düşük irtifada kırsal alan üzerinde uçuşları yaptıkları görüntülendi.

Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Barış Gücü (UNIFIL) sınırdan uzaklaştırıldı
Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Barış Gücü (UNIFIL), İsrail ordusuna ait hava araçlarının Lübnan'ın güneyindeki "Mavi Hat" yakınlarına içeriği henüz belirlenemeyen kimyasal maddeler bıraktığını duyurdu.
UNIFIL'den yapılan yazılı açıklamada, İsrail ordusunun operasyon öncesinde barış gücünü bilgilendirerek personelin bölgeden uzak durmasını ve kapalı alanlarda kalmasını talep ettiği belirtildi. Söz konusu talep nedeniyle UNIFIL'in bölgedeki 10'dan fazla faaliyetini iptal etmek zorunda kaldığı aktarılırken, maddelerin toksik özellik taşıyıp taşımadığının tespiti için Lübnan ordusuyla numune toplama çalışmalarına başlandığı kaydedildi.
Lübnan Çevre Bakanı Tamara ez-Zeyn, İsrail uçaklarının Ayta eş-Şab bölgesine pestisit püskürttüğü iddiaları üzerine Genelkurmay Başkanı ile görüştüğünü bildirdi. Bakan Zeyn, maddelerin içeriğini belirlemek için bölgeden numune alınmasını istediğini açıkladı.
İsrail basınının güvenlik kaynaklarına dayandırdığı habere göre Kuzey Bölge Komutanlığı, 'yabani otlarla mücadele' amacıyla Lübnan-Suriye sınırı yakınlarında haftalardır uçaklarla ilaçlama yapıyor. Bu kapsamda İsrail uçaklarının, Suriye’nin Kuneytra bölgesinde püskürtme işlemi yapmak üzere son haftalarda defalarca kez havalandığı kaydedildi.
İsrail, DSÖ tarafından 'kanserojen' ilan edilen kimyasalı kullanıyor
İsrail'e ait traktör uçakların son günlerde Lübnan ve Suriye sınırında gerçekleştirdiği uygulama, Gazze Şeridi yakınlarında uzun yıllardır sürdürülüyor.
Londra Goldsmiths Üniversitesi merkezli araştırma grubu Forensic Architecture tarafından, Haziran 2019'da yayımlanan bir rapor, İsrail'in 'görüş mesafesini artırma' ve 'güvenlik' bahanesiyle savunduğu bu operasyonların, aslında rüzgarın gücü kullanılarak kasıtlı bir çevresel imhaya dönüştürüldüğünü teknik kanıtlarla ortaya koyuyor. İsrail Savunma Bakanlığı’ndan edinilen verilere göre 2014-2018 yılları arasında en az 30 kez gerçekleştirilen bu operasyonlar, sınırın İsrail tarafından kalkan zirai uçaklar aracılığıyla yürütülüyor.
Araştırmaya göre İsrail ordusu, ilaçlama uçaklarını havalandırmadan önce rüzgar yönünü takip ediyor. Rüzgarın batı yönünden, yani Gazze içlerine doğru estiği anlarda yapılan püskürtme işlemiyle, kimyasal bulutların sınırın 1.200 metre içine kadar taşınması ve buradaki ekinlerin 'sıfırlanması' sağlanıyor.
Bu süreçte yaklaşık 7.620 dönümlük ekilebilir arazinin zarar gördüğü tahmin edilirken, operasyonlarda kullanılan kimyasal bileşenin içeriği dikkat çekiyor: İsrail Savunma Bakanlığı tarafından kullanılan üç temel maddeden biri olan Glifosat (Roundup), Dünya Sağlık Örgütü’ne bağlı Uluslararası Kanser Araştırma Ajansı tarafından "insanlar için muhtemelen kanserojen" kategorisinde değerlendiriliyor.
Gazze'nin iç kesimlerindeki tarım arazilerinden alınan bitki örnekleri üzerinde yapılan analizler, yaprakların adeta birer 'ekolojik soykırım hafızası' gibi işlev gördüğünü ve kimyasal yanık izlerini taşıdığını kanıtlıyor. Önceden haber verilmeksizin yapılan bu ilaçlamalar, yalnızca Hamas’ın tünel ve pusularını engelleme amacı gütmekle kalmıyor; aynı zamanda bölgedeki sivil halkın gıda güvenliğini ve ekolojik dengesini de hedef alıyor.
"Bugünü değil, toprağın geleceğini de öldürüyorlar"
Anadolu Ajansı Teyit Hattı, İsrail ordusunun Gazze, Lübnan ve Suriye'de yürüttüğü ekolojik soykırımı Muğla Sıtkı Kocaman Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümü Dr. Öğretim Üyesi Seyfi Kılıç'a sordu.
İsrail'in çevresel müdahale yöntemlerinin tesadüfi olmadığını ve temelinin 1948’deki kuruluş sürecine kadar uzandığını belirten Dr. Seyfi Kılıç, o dönemde Filistinli köylülerin su kuyularına tifo mikrobu bulaştırılmasının bu stratejinin ilk adımlarından biri olduğunu ifade etti. Günümüzde de benzer bir yöntemle meteorolojik verilerden faydalanıldığını kaydeden Kılıç, rüzgarın yönü hesaplanarak kimyasal maddelerin Filistin yerleşimlerine doğru salındığına dikkat çekti. Bu faaliyetlerin tarihsel bir dökümünü sunarak 2001 yılında Han Yunus ve El-Bire kasabasında, 2003 yılında ise Refah mülteci kampında düzenlenen saldırıların kayıt altına alındığını hatırlattı.
Vietnam modelinden herbisit saldırılarına
Dr. Seyfi Kılıç, İsrail’in yürüttüğü faaliyetlerin temel amacın, toprağı bitkisizleştirerek bölgeyi tam anlamıyla yaşanılamaz hale getirmek olduğunu vurguladı. Bu yöntemi ABD’nin Vietnam Savaşı’ndaki "Agent Orange" stratejisine benzetirken, Lübnan sınır hattındaki tabloyu bir örnek olarak sundu. Sınırın İsrail tarafı yemyeşil kalırken Lübnan tarafının çoraklaştırılmış olması, Kılıç’a göre sadece askeri bir önlem değil bölgeyi "insansızlaştırma ve tarımsal olarak çökertme hamlesi" niteliği taşıyor.
Kılıç'a göre kullanılan kimyasal maddelerin teknik boyutuna bakıldığında ise bitki seçmeksizin her şeyi kurutan "total herbisit" özellikli Glifosat ve fotosentezi engelleyen Oksiflorfen ön plana çıkıyor. Bu maddelerin stratejik birer araç olarak kullanıldığını belirten Kılıç, sınır hattındaki bitki örtüsünün yok edilmesinin temel motivasyonunu şu sözlerle açıkladı: "Hem askeri bir görüş alanı açmak hem de orada herhangi bir yaşam alanı bırakmamak.
Hedef mülksüzleştirme ve genişleme planı
İsrail’in ekolojik tahribatı bir silah olarak kullanmasındaki stratejinin 1948’den bu yana Gazze ve Batı Şeria’da sistematik olarak uygulandığına dikkat çekti. Toprakları insansızlaştırarak bu alanlarda yeniden egemenlik kurma arzusunun İsrail’in kuruluş kodlarında yer aldığını ifade eden Kılıç, Lübnan sınırındaki saldırıların arka planında yatan genişleme stratejisine de değindi.
Siyonist düşüncenin Litani Nehri'nin güneyini halihazırda İsrail sınırları içerisinde gördüğünü hatırlatan Kılıç, hem su kaynaklarını kontrol etmek hem de sınırları genişletmek amacıyla yürütülen bu politikayı şu sözlerle değerlendirdi:
"Uluslararası ortam müsait olduğu takdirde, tıpkı Gazze’de yaptıkları gibi Litani Nehri’ne kadar olan bölgedeki Lübnanlıları da oradan sürmeyi amaçlıyorlar. Bu hedefin gerçekleşmesi sadece zaman ve uluslararası konjonktürün uygunluğuyla ilgili bir mesele. Orta ve uzun vadeli bu plan doğrultusunda politikalar yürüttüklerini öngörmek zor değil."
Gazze’deki yıkımın boyutlarını Aralık 2024’te güncellenen uydu görüntüleri üzerinden örneklendiren Kılıç, tarımın kritik bir merkezi sayılan Juhor ad-Dik köyünün tamamen yerle yeksan edildiğini kaydetti. İsrail ordusunun herhangi bir hukuki sınırlamaya tabi tutulmadan hareket ettiğini söyleyen Kılıç, Filistinlilerin "insan sayılmayan" bir bakış açısıyla hedef alındığını belirtti. Sadece askeri değil, dini ve siyasi her türlü gerekçenin bu yıkım için kullanıldığını ve sahada yaşanan tahribatın geri dönülemez noktada olduğunu şu sözlerle vurguladı:
"Arazilerin üzerinden o kadar çok zırhlı araç geçiyor ki o toprakların tekrar tarım için kullanılması imkânı kalmıyor. Zeytin ağaçlarını kesiyorlar, Batı Şeria'da ise yerleşimciler eliyle bu ağaçları yakıyorlar. Bu politikaların orta ve uzun vadeli bir planın parçası olduğunu öngörmek zor değil; İsrail tüm hamlelerini bölgeyi mülksüzleştirmek ve insansızlaştırmak üzerine kuruyor."

Yıkım stratejisi: "Hukukilik Değerlendirmesi Naif Kalır"
İsrail’in zeytin ağaçlarını kesmesini ve Batı Şeria’da yerleşimciler eliyle bu ağaçları yakmasını "ekokırımın bir sürgün yöntemi olarak kullanılması" şeklinde tanımlayan Seyfi Kılıç, temel amacın bölgeyi mülksüzleştirmek olduğunu vurguladı. Filistinlilerin sadece çadırlarda ve kamplarda yaşamaya mahkûm edilmek istendiğini belirten Kılıç, bu durumu geçmişteki sömürgeci politikalara benzeterek, "Tıpkı Avrupalıların Afrika’da ya da Amerika kıtasında yaptığı gibi, bu topraklar insansızlaştırılarak ideolojik bir saplantıyla sömürge haline getirilmeye çalışılıyor" dedi.
7 Ekim sonrası süreçte İsrail’in "kendini savunma hakkı" kavramını suistimal ettiğine dikkat çeken Kılıç, ABD gibi hegemon güçlerin desteğiyle bu hakkın sınırsız bir yıkım yetkisine dönüştürüldüğünü ifade etti. Batı Şeria’nın bugün güvenlik kontrolleri ve yerleşim yerleriyle paramparça edildiğini hatırlattı ve bir köylünün kendi tarlasına bile ancak İsrail askerinin izniyle gidebildiği bir sistem kurulduğuna işaret etti.
Uluslararası hukuktaki karşılığına dair değerlendirmelerde bulunan Kılıç, çevrenin bir silah olarak kullanılmasını yasaklayan pek çok sözleşme olduğunu ancak İsrail’in bu noktada hukuk tanımaz bir tavır sergilediğini belirtti. 1997’de yürürlüğe giren ve kimyasal silahların üretiminden depolanmasına kadar her aşamasını yasaklayan Kimyasal Silahlar Sözleşmesi’ne İsrail’in taraf olmadığını hatırlatan Kılıç, sözlerini şöyle tamamladı:
"İsrail taraf olmadığı sözleşmelerden sorumlu tutulamayacağı gibi, taraf olduklarına dahi uymamasıyla bilinen bir yapı. Bu nedenle İsrail’in eylemlerini hukukilik üzerinden değerlendirmek gerçekten naif kalır; ortada bilinçli ve sistemli bir yıkım stratejisi var."