

Daha fazlası için Instagram’dan takip edin
Resmi kayıtlarda “yasaklı kişi” olarak görünen Rubio, diplomatik ihtiyaçlar nedeniyle farklı bir karakterle yazılan isim üzerinden kabul edildi. Böylece kağıt üzerinde yaptırım delinmedi, fiiliyatta ise dünyanın en güçlü devletlerinden birinin dışişleri bakanı Çin’de kırmızı halıyla karşılandı.
Rubio meselesinin arka planı 2020 yılına uzanıyor. Çin yönetimi, o dönem senatör olan Rubio’yu Uygur Türkleri, Hong Kong ve Tayvan konularındaki açıklamaları nedeniyle yaptırım listesine aldı ve Çin’e girişinin yasaklandığı duyuruldu.
Donald Trump’ın ikinci başkanlık döneminde Rubio’nun dışişleri bakanlığı görevine getirilmesi yaptırımlar nedeniyle iki ülkeyi diplomatik bir açmazla karşı karşıya bıraktı. Dünyanın en büyük iki ekonomisi arasında yürütülen ilişkilerde ABD’nin en üst düzey diplomatının Çin’e girememesi sürdürülebilir değildi. Pekin yönetimi hem bu açmazın farkındaydı hem de kendi koyduğu yaptırımı açık biçimde geri çekmenin siyasi maliyetinden kaçınmak istiyordu.
Çözüm, hukuk ile bürokrasi arasındaki gri alanda bulundu. Rubio’nun Çince yazımındaki karakter değiştirildi.
Rubio’nun Çince yazılan ismindeki karakter değiştirildi. Kağıt üzerinde gelen kişi "Marco Rubio" değil, "Marco Lu"ydu.
Böylece resmi kayıtlarda yaptırım uygulanan kişi ile ülkeye giriş yapan kişi teknik olarak farklı isimler taşıyordu. Hukuki prosedür korunmuş görünürken, siyasi ihtiyaç da karşılanmış oldu.
Teknik bir diploması manevrası niteliği taşıyan bu olay modern uluslararası sistemin temel çelişkilerinden birini ortaya koymuş oldu. Devletler, hukukun evrenselliğini savunsa da uygulamada kuralların nasıl işleyeceği büyük ölçüde güç ilişkileri tarafından belirleniyor. Aynı eylem, farklı aktörler tarafından gerçekleştirildiğinde bambaşka anlamlar kazanabiliyor. Bir şahıs veya ülke için “suç” sayılan davranış, başka bir ülke için “ulusal çıkar”, “stratejik zorunluluk” ya da “meşru müdafaa” olarak tanımlanabiliyor.
Güç ve statü hukuku nasıl esnetiyor?
Modern dünyada bir eylemin nasıl tanımlanacağı çoğu zaman eylemin kendisinden çok, onu gerçekleştiren aktörün konumuna bağlı oluyor. Güç sahibi devletlerin ya da uluslararası sistemde merkezi rol oynayan isimlerin davranışları daha esnek yorumlanırken, zayıf veya marjinalleştirilmiş aktörlerin benzer hamleleri sert yaptırımlarla karşılaşabiliyor.
Bu durum hem diplomatik krizlerde hem de savaşlardan ekonomik yaptırımlara kadar birçok alanda görülüyor. Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin ardından Batılı ülkeler Moskova’ya karşı tarihin en kapsamlı yaptırım paketlerini devreye soktu. Rus sporcular uluslararası organizasyonlardan çıkarıldı, Rus şirketleri küresel finans sisteminden dışlandı ve Devlet Başkanı Vladimir Putin hakkında uluslararası tutuklama kararı çıkarıldı. 
8 Ekim 2023’te İsrail’in Gazze’ye saldırılarının ardından yaşanan yaşanan soykırıma rağmen İsrail’e yönelik yaklaşım ise çok daha farklı oldu.İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu yönetimindeki katliamlar, birçok Batılı hükümet tarafından “İsrail’in kendini savunma hakkı” çerçevesinde değerlendirildi. Böylece uluslararası hukuk açısından benzer tartışmalar doğuran iki farklı savaş, küresel sistem tarafından tamamen farklı biçimlerde kodlandı.
Benzer bir dönüşüm Hindistan Başbakanı Narendra Modi örneğinde de görüldü. 2002 yılında Hindistan’ın Gujarat eyaletinde bir trenin ateşe verilmesinin ardından başlayan olaylar, resmi rakamlara göre yaklaşık 1000 kişinin hayatını kaybettiği, 2 binden fazla kişinin yaralandığı kitlesel şiddet dalgasına dönüşmüş, dönemin eyalet başbakanı Narendra Modi ise polisin saldırılara göz yumduğu iddiaları ve olaylar karşısındaki tutumu nedeniyle yıllarca uluslararası tecrit ve ağır suçlamalarla karşı karşıya kalmıştı.
Modi, 2002 yılında Gujarat’ta yaşanan olaylar nedeniyle uzun yıllar boyunca ABD’ye giriş vizesi alamadı. Ancak Hindistan’ın küresel ekonomi ve jeopolitik dengelerde yükselen bir güç haline gelmesiyle birlikte tablo değişti. Modi, daha sonra Washington’da devlet törenleriyle karşılanan liderlerden biri oldu.Hindistan’ın artan stratejik önemi ve Modi'nin siyasal statüsü ona karşı uygulanacak hukuku belirgin biçimde değiştirdi.
Uluslararası sistemde statünün hukuku nasıl etkilediğine dair en çarpıcı örneklerden biri de eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger oldu. Vietnam’dan Latin Amerika’ya kadar birçok bölgede yürütülen operasyonlardaki savaş suçları ve ihlaller nedeniyle yıllarca eleştirilen Kissinger hakkında insan hakları örgütleri soruşturma çağrısı yaptı. Buna rağmen Kissinger, ölümüne kadar küresel diplomasinin en etkili figürlerinden biri olarak kabul edilmeyi sürdürdü. Eleştirmenlerin “savaş suçu” olarak tanımladığı birçok karar, destekçileri tarafından “reelpolitikin gereği” şeklinde savunuldu. Ancak, Kissinger’dan hiçbir zaman hesap sorulmadı.
Dün de bugün de dengeler adaleti şekillendirdi
Aslında tarih boyunca hukuk ile güç arasındaki ilişki hiçbir zaman tamamen birbirinden ayrılmadı. İmparatorluklardan modern ulus devletlere kadar hemen her dönemde güçlü aktörlerin kuralları daha esnek uygulayabildiği görüldü. Dost ve düşman, suçlu ve masumu tayin etmek dönemin koşulları ve devletlerin stratejileriyle şekillendi.
Güçlü devletler kendi çıkarlarını koruyacak esneklik alanları oluşturabilirken, daha zayıf aktörler aynı imkanlara sahip olamıyor. Bu nedenle bugün dünya siyasetinde temel tartışmalardan biri, hukukun gerçekten evrensel olup olmadığı sorusu etrafında şekilleniyor. Eğer kurallar aktörlerin gücüne göre değişiyorsa, o zaman uluslararası sistemin merkezinde hukuktan çok güç ilişkilerinin bulunduğu eleştirisi güç kazanıyor.