Euro
6.81
Dolar
6.10
BIST 100
84,719.47
Altın
1,274.37
Analiz

Yeni dünya düzensizliği: Yeni Soğuk Savaş başlarken

ABD, küresel ve bölgesel düzeyde aktörlerin kaos siyasetine ne kadar dayanabileceklerini gözlemleyen bir bilim adamı gibi, ardı ardına "sinir ve sınır testi" yapıyor.

Prof. Dr. Nurşin Ateşoğlu Güney   | 25.04.2019
Yeni dünya düzensizliği: Yeni Soğuk Savaş başlarken

İstanbul

Uzun bir süredir akademisyenler, düşünce kuruluşlarında çalışanlar ve uluslararası ilişkilerle ilgilenenler II. Dünya Savaşı sonrasında kurulan ve Soğuk Savaş’tan sonra pekiştiği varsayılan liberal uluslararası düzene ne olduğunu soruyor. Aslında bu, uluslararası düzenin ilk sorgulanışı değil. Keza düzenin kurucusu, koruyucusu ve ondan en büyük faydayı sağlayan aktör olarak görülen ABD’nin de düzen içinde kendi yararına değişiklikler peşinde koştuğu ilk dönem değil.

ABD ve rakipleri arasındaki mücadelenin artık yumuşak bir rekabet biçiminde olmadığı, ABD’nin liberal düzeni reddetmesiyle beraber, büyük güçler arasındaki işbirliğinin gerçekleştiği alanların giderek kısıtlandığı, büyük güçlerin çıkarları arasındaki çatışmanın ötesinde, dengeleme ihtiyacı nedeniyle norm ve kurumların yıprandığı bir gerçek. Güç politikasına geri dönüş ve “öncelikle Amerikan çıkarları” (America First) söyleminin açıkça katı bir milliyetçilik ve korumacılıkla birleştirilmesi, bize büyük güç mücadelesine geri dönüş sinyalleri veriyor. Ancak hem stratejik silahlanma düzeyi hem de büyük güçler arasındaki doğrudan karşılaşmanın maliyetinin ABD’nin rakipleri tarafından şimdilik üstlenilemeyecek ya da üstlenilmek istenmeyecek kadar yüksek oluşu, büyük güç rekabetini bir tür soğuk savaş eldiveni içerisine sokuyor.

ABD liberal düzeni niçin yıkıyor?

ABD çeşitli nedenlerle hem 1970’lerde hem 1980’lerde uluslararası “düzen” diye adlandırdığımız bir dizi anlaşma, kurum, kural ve beklentiden oluşan küresel düzende belirli değişimlerin öncüsü olmuştu. Bu dönemlerle günümüz arasında paralellik kuranlar, ABD’nin Küba ve Vietnam’da o zamanlar aldığı yenilgilerle, bazılarının tanımlamasıyla “liberal enternasyonalizmin kanlı kuzeni” Yeni-Muhafazakârların getirmiş olduğu ekonomik yükü ve insani maliyeti benzer kefelere koyuyorlar. Zaten Soğuk Savaş bittiğinden beri, uluslararası ilişkiler alanında, küresel uluslararası düzenden ABD’nin rakiplerinin (herkesten önce uluslararası ticarette sahip olduğu bazı artılar nedeniyle Çin’in ve daha ılımlı ve sınırlı bir biçimde enerji sektöründeki artıları nedeniyle Rusya’nın) yarar sağladığını düşünen bir “düşüş/gerileyiş” (decline) yazınıyla baş başaydık. Kimi zaman, bu yazın ABD’nin belirli küresel sorumluklardan çekilip kendi tanımladığı özel çıkar alanlarına ve daha çok refah sahibi olmaya odaklanması gerektiğini söyleyen izolasyoncu ve yarı-izolasyoncu bir grubun savunularıyla da birleşiyordu. Nitekim yüzyılın başında Kindleberger bize, düzen kurucu hegemon gücün uzun vadede (küresel yarar sağlama sorumluluğu nedeniyle) diğer güçler karşısında dezavantajlı olabileceğini hatırlatmıştı. Dolayısıyla ABD’nin, tüm maliyetine rağmen ve hâlâ güçlüyken, uluslararası düzende belirli değişimler talep etmesi beklenmiyor değildi. Beklenmeyen, Trump yönetiminin dillendirdiği şekilde, korumacılığa, ticaret savaşlarına, çok-taraflılığın ve uluslararası hukukun reddine, yaptırım ve cezalandırma diplomasisine, yani seçici ama yoğun bir güç kullanımı ve güç kullanma tehdidine dayalı, küresel sorumluluğun paylaşılmasını değil terk edilmesini temel alan milliyetçi bir güç stratejisine dönüştü.

Trump yönetimi işbaşına geldiğinde bu yeni güç politikası için uygun bir ortam buldu. Her şeyden önce, Batı siyasetinde ibre popülist milliyetçiliğe kaymıştı ve liberal küresel ve bölgesel ticaret düzeninin yaratmış olduğu –orta ve uzun vadede gerçek olmasa da– “işlerimiz ve paramız gidiyor” korkusu kitleleri Trump’ın kullanacağı dile (“kimsenin Amerikalıların parasını çalmasına izin vermeyeceğim”) ve uygulayacağı siyasete (göçü önlemek için aileleri ayırma politikasından duvar örüp, ek gümrük vergileri getirmeye kadar) hazır hale getirdi.

Elbette Trump politikaları, en azından alıcısı olan bir siyaset seçeneğine, sadece zamanın ruhu ya da pragmatik doğası (Yeni Muhafazakâr maliyetten -insan ve para kaybı- kurtarılmış muhafazakâr bir seçenek olması) nedeniyle dönüşmedi. ABD yönetici eliti, güç kullanma veya güç kullanma tehdidinde bulunma, yani tırmandırma stratejisi uygulama konusunda, ABD’nin şanslı bir döneminde olduğunu düşünüyor. Bu (belki de hatalı hesaba dayanan) özgüvenin ABD’nin askeri gücünün yanında iki temel sebebe dayandığını düşünüyorum.

İlk sebep ABD’nin askeri-teknolojik-refah üretimi makinasını besleyecek iktisadi güce, özellikle enerji piyasaları üzerinde artan gücü nedeniyle sahip olduğunu düşünmesi. Kaya gazı devriminin başlangıcında, ABD’nin enerji konusunda dış kaynaklardan bağımsız bir güç haline gelmesinin etkisi çok tartışılmış, ABD’nin bazı bölgelere ilgisini kaybedeceği iddia edilmişti. Oysa durumun tam tersi bir mahiyette ilerlediği görülüyor. ABD’nin özelikle belirli pazarlara enerji teminatçısı, mümkünse yüksek fiyattan enerji temin eden bir ülke olarak girmek istemesi iki yönlü bir etkiye yol açtı. İlk ayakta, hem ABD’nin pazarda alıcı ve satıcı olarak varlığı hem de enerji geçiş yollarındaki askeri gücü ve enerji üreten kimi ülkeler üzerindeki etkisi (başta Riyad olmak üzere) beraber düşünüldüğünde ABD’ye, petrol ve doğal gaz üreticisi bazı ülkelere doğrudan (Rusya, İran, Venezuela) ve dolaylı yollardan (Katar, Irak, Libya) aynı anda baskı uygulama imkânı verdi. İkinci ayakta, ABD alıcı ve satıcı olarak yakın ve daha yakın geçmişte başkalarına kaptırdığı pazarları (Avrupa ve Afrika) geri almanın yollarını araştırmaya başladı; hem de Washington kendisi bizzat iktisadi korumacılığı benimsemişken. Bu yollar çoğunlukla güç kullanımını veya güç kullanma tehdidini içerdiğinden, bölgesel istikrarsızlıkları besleyen, alevlendiren, (en azından Avrupa’da tecrübe edildiği gibi) bölgeyi bölen seçenekleri barındırmaktaydı. ABD yönetimi bu ağızda acı bir tat bırakan politikaları izlemeyi kolaylaştıracak bazı stratejileri de uygulamaya koydu. Kısaca ABD, ajandasını benimseyen gevşek ittifak-altı işbirlikleri geliştirmek için hevesli dostlar bulmaya çalıştığı gibi, bölgede dengeleme yapabilecek, kabiliyet sahibi, ama hevesli olmayan aktörlerin, stratejik varlığını da azaltacak yaptırım ve tehditlerle ehlileştirilmesi politikalarına hız verdi. Eski Soğuk Savaş’ın ideolojik dünyasında, özelikle belirli kabiliyetlerle donanmış aktörleri karşı kutba kaptırtabilecek ve sonuç alınmadığı takdirde (bölgesel aktörler yaşamsal çıkarları söz konusu olduğunda tüm maliyeti üstlenip direnebilirler) prestij kaybına neden olabilecek bu strateji, ABD tarafından şimdilik maliyetsiz görülüyor. Bu yüzden ABD, küresel ve bölgesel düzeyde aktörlerin kaos siyasetine ne kadar dayanabileceklerini gözlemleyen bir bilim adamı gibi, adeta ardı ardına “sinir ve sınır testi” yapıyor. Bu sınır ve sinir testleri Hint-Pasifik gibi büyük nükleer güçlerin toplandığı bölgelerde çok daha kontrollü, aktörlerin sadece konu bazlı (issue-based) ve asimetrik güçlerinin olduğu Ortadoğu bölgesi gibi alanlarda ise çok daha kanlı gerçekleşiyor.

ABD’nin kaos ve tırmandırma politikasını maliyetsiz olarak nitelemekteki ısrarı, bizi ABD’nin içinde boğulduğu özgüvenin ikinci nedenini düşünmeye itiyor. Bu neden, ABD’nin karşı karşıya kaldığı meydan okumanın ve rekabetin niteliğiyle ilgili. Yazımızın girişinde bahsettiğimiz “düşüş/gerileyiş” ekolü, ABD’nin bir nevi “Thucydides kapanı” ile karşı karşıya olduğunu varsayar. Bu kapan, yükselen gücün niyetinin belirsizliğinin ve (yakın ya da daha uzak) gelecekte oluşturabileceği tehdidin ciddiyetinin hâkim güçte oluşturacağı korkunun sebep olacağı düşünülen çatışmayla ilişkilidir. “Güç Transferi” ya da “Hegemonyacı Mücadele” okulları, kimi zaman hâkim gücün ön alıcı tedbirler ve saldırgan stratejilerle yükselen gücü durdurmaya çalışacağını düşünür. Tabii olarak buradaki kilit soru, bu ekollerin sürekli örnek olarak gösterdikleri Çin’in ve daha az dikkate aldıkları Rusya’nın bu tür bir “yükselen güç” gücüne sahip olup olmadıkları. Bu konuda tartışma sürüp gidiyor; çünkü hem Çin’in hem de Rusya’nın yarı saldırgan, iddialı politikalarını sınırlamaya zorlayan pek çok faktör var. Ayrıca 2010-2016 yılları arasında Rusya ve Çin, kendi bölgelerinde ve küresel ticaret alanında dikkat çekecek önemli projeler ve atılımlar içinde olsalar da (yani dengeleyici güç olma konusunda niyet göstermiş oldukları varsayılsa da), 2016’dan bu yana mümkün olduğunca kazanımlarını kaybetmemek için tedbirli ve temkinli davranmaya da çalışıyorlar. Bu iki aktörün kaybetmemek için uğraştığı kazanımlar ise ABD’nin özelikle küresel düzeydeki gücünü henüz dengelemiyor; özellikle de (sahip olduğu kapasite nedeniyle gelecekteki dengeleme stratejileri için hâlâ çok önemli bir aktör olan) Avrupa’nın tavrı ABD karşısında belirsizken ve kendi aralarındaki ilişki net bir biçimde tanımlanmamışken. Bu noktada, ABD somut bir dengeleyici rakipten/rakip bloktan azade politika geliştirdiğini varsayıyor.

Elbette dengelemenin olmadığı bir dünyada olduğunu varsaymakla, mücadelenin ve rekabetin olmadığı bir dünyada olduğunu varsaymak aynı anlama gelmiyor. Washington için Rusya ve Çin’in sahip olduğu, geliştirdiği ve ABD politikaları için maliyet oluşturan kapasiteler, geleceğin dengeleme stratejileriyle değil, bugünkü jeopolitik ve jeo-ekonomik mücadeleyle ilgili ve ciddiye alınması gerekiyor. ABD tarafından yayımlanan son Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’nde(NSS) her iki “rakip” gücün sahip olduğu ve ABD için maliyet oluşturan kapasiteler, “Alan Kontrolü ve Alanın Rakip Güce Kapatılması” (Anti-Access/Area Denial [A2/AD]) yetenekleri olarak tanımlanıyor. Bu noktada ABD’nin kaos ve güç politikası stratejik bir amaç kazanıyor: Rusya ve Çin’i, elde ettikleri A2/AD kazanımlarından geri püskürtüp sınırlandırmak. Dolayısıyla Washington Rusya, Çin ya da herhangi bir potansiyel gücün liberal küresel sistemden faydalanmaması için, bir yandan liberal dünya düzenin kurumlarını, kurallarını ve normlarını çözüyor, diğer yandan da Rusya ve Çin’in A2/AD kapasiteleri geliştirdiği bölgelere saldırgan gücüyle geri dönüyor. Aslında ABD’nin uyguladığı strateji, kurumsal sorumluluklardan çekilmek ama askeri olarak kontrolü ve hakimiyeti tekrar sağlamak için, rakip güçlerin kazanım elde ettiği bölgelerde stratejik varlığını artırmak. Anlaşılacağı üzere ABD izolasyon fikrinden son derece uzak bir noktada. Washington’dakiler ABD’nin gücünün görece azaldığını da düşünmüyor. Yine de Bush politikalarının meydana getirdiği felaketten beri maliyet konusunda son derece hassas, rakiplerin sınırlı kapasitesinin Çin ve Rusya adına büyük stratejik kazanımlara neden olabileceği konusunda son derece bilinçliler. Bu noktada ABD, ana müttefik olarak belirlediği bölgesel güçlerin (örneğin Japonya ya da İsrail) kapasitelerini geliştirmesine destek ve izin vererek, rakipleriyle karşılaşma cephesi olarak belirlediği bölgelerde, liberal düzenin çatırdama gürültüsü arasında fark edilmeyen stratejik varlığına meşruiyet kazandırıyor. Bir yandan da bölgede eksen oluşturma maliyetini (yani başarısızlığın maliyetini) de politik olarak bu aktörlere yüklüyor.

Kağıt üzerinde oldukça kârlı görünen bu genel politikanın kârlı olmayabileceğini, dahası çok maliyetli olabileceğini söyleyenler de var. ABD siyaset yapıcılarının ciddiye alması gereken bu eleştiriler, stratejik üç uyarı biçimini alıyor.

ABD’nin kulaklarını kapattığı üç uyarı

ABD’deki yönetim bir tür güç sarhoşluğuna kapılmış durumda. Elindeki stratejiyi kârlı yanlarını abartıp maliyetli yanlarına gözlerini kapayarak uyguluyor. Oysa uygulanan kaos ve güç stratejisinin kâr/zarar hesabının ABD elitleri tarafından yanlış yapıldığını düşünenler de var.

Bu bağlamda ilk uyarı Mearsheimer gibi realistlerden geliyor. Son çalışmasında da altını çizdiği üzere Mearsheimer, liberal dünya düzeninin gerçek olduğuna inanmayan düşünürler safında. Dolayısıyla, aktörlerin güç politikası izlemesinin ve saldırı kapasitesi elde etmesinin bir mahsuru yok. Mearsheimer gibi realistler için asıl sorun, dengeleme mantığına aykırı, dengeleme stratejilerini yadsıyan, bu nedenle de maliyet üretecek politikaların izlenmesi. Sonuç olarak ABD’nin yeni yeni formülleştirmeye başladığı “Yeni Çevreleme Stratejisi”nin tüm realist ekol tarafından takdir edilmediğini görüyoruz. Çünkü bu yeni strateji, tehdidi ya da yükselen gücün dengelenmesini bir yana bırakarak, tüm rakip ve rakiplerin etkisindeki aktörlerin (NSS’e göre Rusya, Çin, İran ve Kuzey Kore’nin [ancak Kuzey Kore ile mücadelenin muğlak ve son derece sorunlu ilerleyen bir anlaşmayla ertelendiğini kabul eder ve Mandelbaum’un sözlerine kulak verirsek] sadece Moskova, Pekin ve Tahran’ın) aynı anda sınırlandırılmasına dayanıyor. ABD’ndeki yönetici elitin ABD’nin gücüne güvendiği muhakkak; ancak sadece görünür sebeplerle (yani Rusya ve Çin’in de büyük güç olduğu ve iki büyük gücü aynı anda sınırlamaya, çevrelemeye çalışmanın bu güçlerin ellerinde tuttuğu jeo-stratejik kozlar düşünüldüğünde kolayca bulunacak sebeplerle) değil, daha az dillendirilen sebepler yüzünden de ABD giriştiği bu kaos-güç-rakipleri sınırlandırma stratejisinde zorlanabilir. Genellikle ABD adına fazla dillendirilmeyen zorluklardan birisi, bölgesel düzeyde bu sınırlandırma stratejisinin sadece üç aktörle sınırlı kalmayacağı. Rusya ve Çin’in farklı düzeylerde uygulayabileceği kama (wedge), yatıştırma (appeasement), havuç ve sopa (carrot and stick) stratejileri nedeniyle ABD, farklı konularda farklı bölgesel aktörlerin de katıldığı, Rusya veya Çin’in de içinde bulunduğu işbirliği koalisyonlarıyla karşı karşıya kalabilir. Bu gerçek nedeniyle, örneğin Doğu Akdeniz’deki Rusya-İran karşıtı strateji, ABD’nin askeri-ekonomik kabiliyetleri haiz iki ülkeyi (Türkiye ve Katar’ı) idare edemeyip, sınırlandırmayı düşündüğü aktörlere (Rusya ve İran’a) yakınlaştırdığı bir süreci başlatmıştır. Realistlerin bir kısmının dikkat çektiği üzere, kısa dönemde ancak doğrudan veya üçüncü taraflar üzerinden tehdit, sıkıştırma ve ekonomik/asimetrik saldırıyla idare edilmeye çalışılabilecek bu (dengeleme mantığını yadsıyan) strateji, orta ve uzun dönemde amaçlarının aksine sonuçlar üretebilecektir.

İkinci uyarı, Kindleberger’in tekrar okunması gerektiğini bize hatırlatan Joseph S. Nye gibi liberal realistlerden geliyor. Belirtiğimiz gibi, Kindleberger uluslararası düzende ortak iyilik üretme sorumluluğunun maliyetini hakim gücün sırtına yükleyecektir. Bu nedenle hegemon güç zaten sonsuza kadar hegemon kalamaz. Uluslararası ilişkiler kuramları dikkate alındığında, Kindleberger’in “hakimiyetin maliyeti” argümanına çok sayıda itiraz geldiği de malumdur. Yine de büyük güçlerin dönem dönem, askeri ve ekonomik olarak son derece güçlü olmalarına rağmen, hakimiyetin maliyetinden kaçınmak için uluslararası ortak iyilik üretme sorumluluklarını terk ettikleri, hatta küresel normları yok saydıkları da bilinen bir gerçektir. ABD’nin iki savaş arası dönemde bu tür bir küresel sorumluluktan kaçınma, Avrupalıları Avrupalılara bırakma politikası izlemesi hatırlanacaktır. Sonucun çok parlak olmadığını, Churchill’in tüm kehanetlerinin çıktığını, dahası Avrupa’nın yarısının Sovyetler’e kaptırıldığını hepimiz biliyoruz. Ancak Kindleberger’e göre, bu maliyetsiz hakimiyet stratejisinin asıl sonucu küresel buhran ve 1930 ekonomik çöküntüsüdür. ABD kendi tetiklediği krizi yönetmeyi başaramamış, maliyetsiz bir güç stratejisi umarken kendi ekonomisi için maliyet doğurmuştur. Bugün de benzer uyarıların ABD için yapıldığını görüyoruz. Doğrusu, ABD refah içinde, enerji krizlerinden korkmadığı bir dönem yaşıyor. Küresel politikaya katkısı da bölgesel enerji ve teknoloji üreticileri üzerindeki ekonomik baskı ve yaptırımlar ayağıyla oluyor. Nasıl meşrulaştırılırsa meşrulaştırılsın, aynı anda farklı bölgelerde, farklı bölgesel pazarlarda, halkları ve ulusal ekonomileri sıkıştırıp daraltacak politikalar izlemek, ABD’nin de kontrolünden çıkabilecek krizleri ya da hesaplayamadığı için yönetemeyeceği krizleri tetikleyebilir. Bu olasılık da bizi Walt’un altını çizdiği üçüncü uyarıya götürüyor.

Walt’un son yazılarını okuyanlar, realist yazarın gittikçe Yeni-Muhafazakârların karanlık çağ beklentisini hatırlatan bir üslupla yazdığını şaşırarak fark edebilirler. Bilindiği üzere Yeni Muhafazakârlar -ki damarlarında liberal müdahaleciliğin alkorları akar- ABD’yi göreve çağırırken ve ABD’yi savunma adına her türlü güç aracıyla donatmak için çırpınırken, ABD’nin sınırlarının ötesinde korkunç bir dünya hayal ediyorlardı: Teröristler, korsanlar, hastalıklar, çöken ekonomiler… Hepimiz ABD’nin olmadığı bir dünyada mahşerin ölümcül atlarıyla burun burunaydık. Walt’un beklediği krizler de Ferguson’unkilere yakın; fakat bu sefer sebep ABD’nin yokluğu değil, bizzat sürdürdüğü politikalar. Kindleberger’in beklentisi olan ekonomik buhranı Walt, derin bir küresel yönetişimsizlik buhranı beklentisine çeviriyor. Liberal düzen “asil bir yalan” olabilir; ancak her asil yalan gibi bir işlevi var ve uluslararası toplumun üyelerinde bir beklenti yaratıyor. Bu beklentinin bizzat ABD tarafından kırılması, hayal kırıklığının milliyetçi/ötekileştirici dille, güç zorbalığıyla ve ABD sınırlarının güçlendirilmesi, ABD halkının dünyada olan bitenlerden koparılmasıyla bastırılmaya çalışılması geçici bir çözüm, bir yanılsama.

Liberal düzenin küllerinden yeni Soğuk Savaş doğuyor

ABD ve rakipleri arasındaki mücadelenin artık yumuşak bir rekabet biçiminde olmadığı, ABD’nin liberal düzeni reddetmesiyle beraber, büyük güçler arasındaki işbirliğinin gerçekleştiği alanların giderek kısıtlandığı, büyük güçlerin çıkarları arasındaki çatışmanın ötesinde, dengeleme ihtiyacı nedeniyle norm ve kurumların yıprandığı bir gerçek. Güç politikasına geri dönüş ve “öncelikle Amerikan çıkarları” (America First) söyleminin açıkça katı bir milliyetçilik ve korumacılıkla birleştirilmesi, bize büyük güç mücadelesine geri dönüş sinyalleri veriyor. Ancak hem stratejik silahlanma düzeyi hem de büyük güçler arasındaki doğrudan karşılaşmanın maliyetinin ABD’nin rakipleri tarafından şimdilik üstlenilemeyecek ya da üstlenilmek istenmeyecek kadar yüksek oluşu, büyük güç rekabetini bir tür soğuk savaş eldiveni içerisine sokuyor. Bu yeni soğuk savaşın, alışık olduğumuz Soğuk Savaş’tan farklı olduğunu anlamamız gerekiyor. Bugünün mücadelesi ekonomik, siyasi ve ideolojik modeller arasında, dünyaya yayılmak ve paylaşmakla ilgili karşıt kutuplar arasında bir mücadele değil. Dolayısıyla bugünün ittifakları, aktörler açısından dün olduğu gibi gerçek bir siyasi seçimi ifade etmiyor; ittifaklar işlevlerine ve gerçekten işleyip işlemediklerine göre değerlendiriliyor.

Yeni soğuk savaşın ilk cephesinin Doğu Akdeniz’de açılması pek çokları için sürpriz oldu. Bu tür bir “geçmişe geri dönüş” senaryosunun gerçekleşmesinin beklendiği iki bölge Avrupa ve Asya-Pasifik’ti. İki bölgenin de 2000’li yılların başından itibaren ABD’nin iki rakip gücünün yarı saldırgan politikalarının hedefi olduğu ve ABD’nin de çeşitli yöntemlerle uzaktan dengeleme, yakın müttefikleri üzerinden ve bizzat alandaki kendi kapasitesiyle dengeleme gibi stratejiler izlediği biliniyor. Fakat bu iki bölgedeki mücadele henüz tam bir tırmandırma oyununa dönmüş değil; daha çok bölgesel güç dengeleri nedeniyle bir caydırıcılık oyunu biçimini alıyor. Oysa Doğu Akdeniz çatırdayan bir bölgesel düzenin (Sykes-Picot) uzantısı olması, bölgesel aktörler arasındaki bölünmüşlük, güç stratejisi izleyen bazı aktörlerin askeri anlamda güçsüzlüğü (Suudi Arabistan, Mısır), revizyonist istekler güden devletlerin (İsrail) büyük güçlerin mücadelesinin parçası olmak için çok hevesli oluşları, ABD’nin çevrelemeye hevesli olduğu iki aktörün (İran, Rusya) çevrelenme alanı olması nedeniyle, caydırıcılıktan ziyade tırmandırma oyunun oynandığı bir cephe haline geldi. Yakın gelecekte, bölgesel aktörler de bölgede Yeni Soğuk Savaş’ın cephesinin açıldığı bilinciyle hareket edip, kendi çıkarlarını savunmak için ne tür kapasitelere ihtiyaç duyduklarını ve bunları nasıl temin edeceklerini sorgulayacaklar. İşte o noktada, ABD’ye yönelik realist eleştirilerin ne kadar ciddiye alınması gerektiği daha da anlaşılacak.

[Kıbrıs Bahçeşehir Üniversitesi İİSBF dekanı olan Prof. Dr. Nurşin Ateşoğlu Güney aynı zamanda Cumhurbaşkanlığı Güvenlik ve Dış Politikalar Kurulu üyesidir]

Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.