Euro
6.54
Dolar
5.93
BIST 100
93,981.39
Altın
1,491.94
Analiz

Birleşik Krallık demokrasisi Brexit yükünü taşıyamıyor

Birleşik Krallık'ta Brexit kaosu, yüzyıllar boyunca titizlikle korunan demokrasi geleneklerini de felce uğrattı. İşleyişteki haliyle Birleşik Krallık demokrasisi çözüm üretemiyor ve bir çıkmaza girmiş durumda.

Mekki Arvas   | 08.10.2019
Birleşik Krallık demokrasisi Brexit yükünü taşıyamıyor

İstanbul

2016 yılındaki Brexit referandumunun ardından İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden (AB) ayrılma sürecini yönetmek gibi çetin bir görevi ifa etmek üzere başbakanlık koltuğuna oturan Theresa May’in o günlerde adeta bir slogan haline getirdiği “Brexit Brexit demektir” sözü, sarf edildiği dönemde gerek iç kamuoyu gerekse uluslararası toplum nezdinde sarih bir anlaşma zeminine işaret ediyordu. Nihayetinde Brexit, Birleşik Krallık seçmeninin AB’den ayrılma iradesinin adıydı ve tezahür eden bu irade, şüpheye ya da tartışmaya mahal vermeyecek kadar açıktı; Brexit elbette Brexit demekti!

Ancak aradan geçen yıllar, başlangıçta ilgili her kesim açısından neye işaret ettiği anlaşılır olan bir terimi bütünüyle belirsizliğe büründüren, Brexit’in imkânına dair bütün kavrayış çabalarını bulandıran sancılı bir dönem olarak tarihe geçti. Nitekim Brexit oturumları sırasında karar almakta zorlanan, başkanın “Order, order!” haykırışlarına rağmen müşterek bir zemin bulmaktan giderek uzaklaşan, ortaya konulan bütün alternatifleri tüketen ve adeta bir tiyatro sahnesi haline gelen parlamentodaki kaos manzarası, Brexit’in belirsizlik üreten doğasına işaret ediyordu. Bu yönüyle Birleşik Krallık’ta, her halükârda ülkeyi AB’den çıkarma vaadinde bulunan ve bu yaklaşımı da “anlaşmasız Brexit” olarak adlandırılan bir zihniyetin iktidara gelmiş olması manidar.

Demokrasi adına demokrasiden vazgeçmek

Birleşik Krallık’ın Brexit travmasını atlatabilmek için en fazla bel bağlayabileceği gücü ve imkânı, hiç kuşkusuz 1200’lere dek uzanan köklü demokrasi geleneği. İngiliz hukukçular tarafından “parlamento egemenliği” adı altında teorik zemini belirlenen bu yapı, “bütün parlamentoların anası” olarak nitelendirilen Birleşik Krallık meclisinin sınırsız yasama yetkisi odağında şekilleniyor. Ne var ki yüzyıllar boyunca titizlikle korunan bu gelenekten bahis açmak siyasi, ekonomik, kültürel, askeri ve daha birçok veçheleriyle analizlere konu edilen, tartışılan, irdelenen Brexit sürecinin belki de en vahim tahribatına işaret etmeyi gerektiriyor: İşleyişteki haliyle Birleşik Krallık demokrasisi çözüm üretemiyor ve bir çıkmaza girmiş durumda.

Birleşik Krallık, İngiliz toplumunun bir olgunluk göstergesi olarak iftiharla benimsediği üzere, yazılı anayasası olmayan bir devlet. Modern demokrasiler arasında şahsına münhasır addedilebilecek bu siyasi yapı ve işleyiş, yasalar, davalar neticesinde oluşan içtihatlar ve en önemlisi teamüllerden oluşan bir siyasi/hukuki bütüne istinat ediyor. Ancak yürürlükteki yönetim sisteminin yaslandığı bu teamüllerin gözetilmesi, çoğu durumda herhangi bir müeyyideye bağlı değil ve iktidar ile muhalefetin bir tür “fair play” (centilmenlik) esasına göre çalışmalarını, anayasal konulara iyi niyet ve olgunlukla yaklaşmalarını öngörüyor. Yine bu olgunluğun göstergesi olarak, teamüllerin ihlaline karşı hukuki teminatlara ihtiyaç duyulmuyor; yargıçlar da demokratik işleyişi sekteye uğratmadan devam ettiren, yani işlerini iyi yapan politikacılara ne yapmaları gerektiğini söylemiyor(du).

Brexit dönemi Birleşik Krallık siyaseti bakımından neredeyse bir tabu hükmündeki teamüllerin büyüsünü bozmuş görünüyor. Sözgelimi iktidarın parlamentodaki kritik bir oylamayı kaybetmesi, normal şartlar altında hükümetin istifasını gerektirecek bir durumken, buna dair bağlayıcı bir hüküm bulunmuyor. Bu konudaki teamüllerin, üç Brexit anlaşması parlamento tarafından reddedilen May’in hükümette kalma ısrarıyla ihlal edilmeye başlandığı söylenebilir. Dahası, güven oylamasını kaybeden başbakanın, yeni bir hükümet kurulabilmesi için tanınan 14 günlük süre zarfında istifa kararı alması da yine teamüller doğrultusunda atılan bir adım. Nitekim Başbakan Boris Jonhson’ın, bir seçenek olarak, parlamentoda yapılacak bir güven oylamasını kaybetmesi durumunda istifa etmeyebileceği, bu suretle ülkesinin 31 Ekim’de AB’den ayrılmasını sağlayacağı öne sürülüyor.

Yasal boşluklar siyasi fırsatlara dönüştü

Ülkenin yönetim sistemindeki savrulmanın yürütmeye mahsus bir olgu olmadığı da ifade edilmeli. Hükümetin siyasi refleksleri kaçınılmaz olarak muhalefeti de biçimlendiriyor ve benzer taktiklerle karşılık vermeye çalışmaları, ülkenin demokratik yapısını içten içe kemiren bir kısır döngüyü işler halde tutuyor.

Ülkedeki yeni politik atmosferle uyumlu arayışlar kapsamında Johnson’ın AB’den süre uzatımı talebine ek olarak, bu talebini geri çekeceği ikinci bir mektup yazabileceği, muhtemel bir erken seçimi (31 Ekim’de Brexit’in gerçekleşmesini sağlayacak biçimde) takvimlendirebileceği, başbakan ve ekibinin bunlara benzer 20’ye yakın formül üzerinde durduğu ifade ediliyor. Son günlerde daha fazla tartışılan ihtimal ise Johnson’ın, Brexit’in gerçekleşmemesi haline Fransa’da “sarı yelekliler” hareketine benzer bir toplumsal kargaşa çıkacağı gerekçesiyle yetkisi dahilinde ulusal acil durum kararı alması. İlgili yasa, ulusal güvenliğin ve toplum huzurunun ciddi tehdit altında olduğu dönemlerde hükümete olağanüstü düzenlemeler yapabilme yetkisi veriyor. Johnson’ın son günlerde “teslimiyet”, “ihanet” sözcüklerinde ifadesini bulan ve kendi partisinde dahi tepkiyle karşılanan tahrikkâr ve kamplaştırıcı siyasi söylemi ısrarla devam ettirmesi bu ihtimalin yabana atılmaması gerektiğinin bir işareti.

Yine Johnson’ın, Brexit sürecinin en kritik dönemecinde, büyük infiale yol açan ve parlamento başkanı tarafından “anayasal rezalet” olarak nitelendirilen parlamentoyu tatil kararı da esasında teamüllere uygun bir tasarruf. Olağandışı süresi ve zamanlaması bakımından “darbe” olarak görülse ve yargıya taşınsa da başbakanların yasama gündemini belirlemek üzere parlamentoyu tatil kararı almaları bir teamül. Herhangi bir genel seçim kazanmadan, sadece parti üyelerinin oylarıyla başbakan olan Johnson’ın, yolundaki en ciddi engeli teşkil edebilecek güven oylamasını önlemek, muhalif milletvekillerinin parlamentoda anlaşmasız Brexit’e karşı “yaratıcı” çözüm arayışlarına mâni olmak için ikinci bir tatil kararı almasının önünde de herhangi bir hukuki engel yok. Basına yansıyan haberlere göre Johnson ve ekibinin, bir seçenek olarak parlamentonun tatile girmeden önce çıkardığı, anlaşmasız Brexit’i önlemek için AB’den yeni bir süre uzatımını şart koşan yasayı çiğnemesi de ihtimal dahilinde. Zira bu tasarrufun müeyyidesi ve hangi makam tarafından ele alınacağı hukuken belirsiz.

Yargı da mayınlı araziye girdi

Geleneklere saygının kılavuzluğunda işleyen sistem, bu vasıfların yokluğunda yerini yasaların etrafından dolanmayı elverişli taktikler haline getiren, aksine bir hüküm yoksa bütün yolları başvurulabilir kılan, amaca hizmet edecek yeni stratejilerin keşfine imkân veren yıkıcı bir siyaset mücadelesine bırakmış durumda.

Birleşik Krallık’taki mahkemeler, parlamento egemenliği esasına göre, siyasi kararlara müdahil olmuyor ya da parlamentonun statüsünü dikkate alan bir hassasiyetle yaklaşıyordu. Nitekim parlamentoyu tatil kararına yapılan ilk itiraza karşı yargıç Lord Doherty kararın hukuka aykırı olmadığına, mahkemeler değil seçimde yargılanması gerektiğine hükmetmişti. Kararı bozan İskoçya temyiz mahkemesinin ardından son sözü söyleyen İngiltere Yüksek Mahkemesi, ittifakla, parlamentonun böyle kritik bir dönemde tatil edilmesinin hukuka aykırı ve yok hükmünde olduğu kararını verdi. Zaten içinden çıkılmaz hale gelen Brexit keşmekeşine yargı boyutunun da eklenmesi, yönetim krizinin, bu defa Birleşik Krallık’ın alışık olmadığı “kuvvetler ayrılığı” ilkesi bağlamında da tartışılmasını gerektirecek. Nitekim mahkeme başkanı Brenda Hale’in, ele alınan somut vakadaki yetkilerini gerekçelendirmeye çalışırken mahkemelerin yüzyıllardır hükümetlerin faaliyetlerini hukuka uygunluk yönünden denetlemekte olduğu gibi hukuken “muğlak” sayılabilecek bir ifade kullanması, öte yandan tatil kararının, esasen art niyetle yani “makul bir gerekçe” olmaksızın alınmış olması yönüyle hukuka aykırı bulunması, Birleşik Krallık‘ın hukuken yepyeni bir zeminde olduğunun işareti. Sonuç itibarıyla mahkemenin özü ve sonuçları bakımından siyasi olan bu kararının, parlamento egemenliğinin esas olduğu, yargının da öteden beri bu konuya hassasiyetle yaklaştığı Birleşik Krallık teamülleriyle bağdaştırılması mümkün değil.

Ülkenin yönetim sistemindeki savrulmanın yürütmeye mahsus bir olgu olmadığı da ifade edilmeli. Hükümetin siyasi refleksleri kaçınılmaz olarak muhalefeti de biçimlendiriyor ve benzer taktiklerle karşılık vermeye çalışmaları, ülkenin demokratik yapısını içten içe kemiren bir kısır döngüyü işler halde tutuyor. Anlaşmasız Brexit’i önleyecek bir yasa çıkararak hükümeti başlıca gündem maddesi olan bir konuda felç eden, buna karşın, Johnson’ın muhtemel keyfi tasarruflarına ve emrivakilere meydan vermemek için erken seçime de yanaşmayan muhalefet partilerinin tavrı, gerekçeleri anlaşılır olsa da muhalefet tanımına uymuyor.

İngiltere’nin köklü ve istikralı demokrasi geleneği bakımından inanılmaz görülen bu manevralar, ülkenin yeni yönetim standartları haline gelmiş durumda. Sağduyunun, yüzyıllardır muhafaza edilen teamüllere saygının kılavuzluğunda işleyen bir sistem, bu vasıfların yokluğunda yerini (hem iktidar hem de muhalefet açısından) yasaların etrafından dolanmayı elverişli taktikler haline getiren, gelenekleri bir kenara bırakıp aksine bir hüküm yoksa bütün yolları başvurulabilir kılan, amaca hizmet edecek yeni stratejilerin keşfine imkân veren yıkıcı bir siyaset mücadelesine bırakmış durumda.

Brexit, Birleşik Krallık’ı zayıf yerinden vurdu

Uzmanlar, ülkedeki yönetim sistemini kilitleyen Brexit çıkmazının, temelde iki demokratik işleyiş modelinin çatışmasından kaynaklandığına işaret ediyor. Bu yaklaşıma göre İngiltere’de, referandumlarla ifadesini bulan doğrudan demokrasi yerine, halk tarafından seçilen milletvekillerinin halk adına ve fakat ülke için müşterek faydayı arayan kararlar alacakları beklentisi üzerine kurgulanan bir sistem yürürlükte. Avam Kamarası’nda başbakan ile muhalefet partisi liderinin karşı karşıya oturmalarından da anlaşılacağı üzere iki büyük parti ekseninde inşa edilen, parti sadakatinin belirleyici olduğu ve partilerin destek aldıkları kesimlerin sosyal sınıflarla açıklanabildiği, parlamento iradesinin esas olduğu bu yapı, demokrasinin “dolaylı” işleyişine karşın istikrarlı bir yönetim modeli sunuyor. Sonuç olarak yönetim sisteminin odağında parlamento yer alıyor ve parlamentoyu kontrol eden ise gücü elinde bulunduruyor.

Ancak gelinen aşamada iki partili sistemin seçmen tercihlerini yansıtmakta yetersiz kalması, parti sadakatinin vekiller açısından motive edici etkisinin zayıflaması, en önemlisi toplumsal dönüşümlerin yeni bir seçmen gerçekliği yaratmış olması ve parlamentonun bu değişimlere adapte olamaması gibi yapısal sorunlar, Brexit süreciyle açığa çıkmış oldu. Ülkenin alışık olmadığı türden bir tıkanma, yani meclisin eğilimiyle halk iradesi arasında derin bir çatlak belirdi. Köklü geleneğine rağmen doğrudan demokrasi deneyimi bakımından “acemi” sayılabilecek Birleşik Krallık’ta halk AB’den ayrılmaya karar vererek Brexit yanlılarına açık bir meşruiyet alanı temin etmiş oldu. Muhalefet açısından bu iradeyi görmezden gelmek kuşkusuz demokratik bir tavır değil. Buna karşın milletvekillerinin, koşulların ülkenin ve seçmenlerin lehine olmadığı gerekçesiyle anlaşmasız Brexit’e karşı çıkmaları da aynı derecede meşru ve demokratik bir tavır. Johnson hükümetinin “halk iradesinin tecellisi” adına her koşulda Brexit’i gerçekleştirmek istemesi, buna karşın muhalefetin de seçmenler adına karar alma sorumluluğu, yani bir demokrasi mücadelesi olarak buna karşı çıkması, demokrasi adına demokrasinin altının oyulduğu bir sürece işaret ediyor.

Brexit girdabı monarşiyi de içine çekecek

Birleşik Krallık’ta süregiden bütün bu Brexit karmaşası içinde konumu belki de en kırılgan olan kurum kraliyet. Kraliçe’nin Brexit sürecinde aktif rol alması, en azından birleştirici bir figür olarak varlığını hissettirmesi beklentileri artarken, muhtemel bazı gelişmeler, kraliyeti doğrudan Brexit krizinin kalbine taşıma potansiyeli taşıyor.

Birleşik Krallık’ta süregiden bütün bu Brexit karmaşası içinde konumu belki de en kırılgan olan kurum kraliyet. Kraliyet kurumu, siyasetin gündelik işleyişi bakımından, tarihi seyri içinde yetkilerini kademeli olarak parlamentoya devretti ve bilhassa Kraliçe II. Elizabeth döneminde siyasetin bütünüyle dışında durmaya özen gösterdi. Halihazırda Britanya’nın birliğinin bir sembolü olarak görülmesine karşın monarşi, yasama sürecinde bazı yetkileri elinde bulunduruyor. Sözgelimi parlamentonun iki kanadından geçen tasarılar kraliçenin onayının ardından yasalaşıyor. Yasa tasarılarının kraliyet tarafından onanması çok yaygın ve yerleşmiş bir anayasal teamül. Veto yetkisi ise son olarak 1708 tarihinde Kraliçe Anne tarafından kullanılmış.

Birleşik Krallık siyasetinde bütün taşlar yerinden oynarken sıranın şu ya da bu şekilde monarşiye geleceğini öngörmek zor değil. Kraliçe’nin Brexit sürecinde aktif rol alması, en azından birleştirici bir figür olarak varlığını hissettirmesi beklentileri artarken, muhtemel bazı gelişmeler, kraliyeti doğrudan Brexit krizinin kalbine taşıma potansiyeli taşıyor. Parlamentoyu tatil etme kararına verilen ve hükümetin tavrına örtülü bir teyit olarak algılanan onay gibi, Johnson ekibinin sınırları zorlayacak yasal tasarruflarının kraliçe tarafından onaylanması ciddi tartışmalara yol açabilir. Nitekim mahkemenin, parlamentoyu tatil kararının hukuki olmadığına hükmetmesi kraliyeti izahı zor bir durumda bıraktı. Zira anayasal geleneklere göre kraliçe bu kararı sadece hükümetin tavsiyesi üzerine alıyor olsa da parlamentonun tatil edilmesi esasında monarşinin yetkisinde. Yüksek Mahkeme’nin 11 yargıcının ittifakla, “parlamentoyu işlevsiz bırakmayı hedefleyen” tatil kararını hukuka aykırı bulması, onay makamı olan monarşinin saygınlığına vurulan ağır bir darbe.

Parlamento toplandıktan sonra yapılması muhtemel bir güven oylamasını kaybetmesi halinde Johnson’ın istifa etmemesi ise kraliyet açısından tam bir kriz anı olacak. Bazı anayasa hukukçuları, teorik olarak Kraliçe’nin, güven oylamasını kaybeden fakat istifa etmeye yanaşmayan Johnson’ı azledebileceğini, ancak bunun için parlamentonun yeni bir isim üzerinde anlaşmış ve çoğunluğu sağlamış olmalarını görmek isteyeceğini belirtiyor. Modern zamanlarda benzerine tanık olunmayan böyle bir durum, tahttaki 66 yılı boyunca siyaset üstü konumunu özenle koruyan Kraliçe’yi politik ihtilafın bir tarafı haline getirecek. Kraliçe’nin siyasete aktif müdahale anlamına gelecek hiçbir adım atmayacağını savunan bazı hukukçular ise Johnson’ın zaman kazanmak için her yola başvuracağını, bu adımların ise teamülleri ihlal etse de hukuk dışı olmayacağını, dolayısıyla Kraliçe’nin müdahalesinin beklenmemesi gerektiğini ifade ediyor. Sonuç olarak, şartlar nasıl gelişirse gelişsin, Brexit girdabı monarşiyi de içine çekecek gibi görünüyor. 1997’de Prenses Diana’nın trajik ölümünün yol açtığı büyük infialin ardından Buckingham Sarayı’na yönelen tepkilerin benzeri henüz işitilmiyor olsa da, “majestelerinin parlamentosu” ile “majestelerinin başbakanı” arasında sıkışan monarşi, herhalde Kraliçe Elizabeth’in en kötü kabusunun gerçekleşmesi olacak.

Yazılı anayasaya doğru

İngiltere’de Kraliçe Victoria döneminde inşa edilen ve 1950’lerden beri ciddi bir bakımdan geçmeyen ihtişamlı parlamento binasının acil onarıma ihtiyaç duyduğu, hemen müdahale edilmezse binanın bir harabeye dönüşeceği uyarılarının yapıldığı biliniyor. Hatta basına yansıyan haberlerde, Birleşik Krallık’ın bu sembol yapısının, dış cephesinden iç tesisatına kadar her yönüyle acil bakıma ihtiyaç duyduğu ve toplam onarım maliyetinin de 5 milyar doları bulabileceği ifade ediliyor. Ülkedeki siyasi tıkanıklık ve Brexit’in zehirlediği siyasi atmosfer dikkate alındığında, parlamentonun fiziki koşullarının iyileştirilmesinin yanında, Birleşik Krallık’ın yönetim sisteminin de acil onarım için bakıma alınması gerektiği söylenebilir.

David Cameron’ın o dönemde muhafazakâr seçmenin ve milletvekillerinin desteğini almak amacıyla, bir bakıma siyasi ikbal kaygısıyla aldığı referandum kararının, Birleşik Krallık’ı savaş sonrası dönemin, bazı gözlemcilere göre ise tarihinin en derin siyasi krizine sürükleyecek bir süreci tetikleyeceği öngörülememişti. Gelinen aşamada Brexit, neticesi her ne olursa olsun, Birleşik Krallık’ın bir ulus ve devlet olarak varlığını tekrar tanımlamasını, tarihi boyunca siyasi ve düşünsel yönelimleriyle farklılaştığı kıta Avrupası ile bu defa temelden sarsılan ilişkilerini yeniden kurgulamasını, küresel ölçekte ise rolünü ve konumunu yeniden belirlemesini gerektiren bir kördüğümün adı oldu.

Birleşik Krallık siyaset sahnesi acil onarıma ihtiyaç duyuyor ve artık bu sahnede kurgulanacak oyunun da yeniden yazılması gerekiyor. Muhtemelen ilk yazılacak metin de “anayasa” olacak. Nitekim Brexit oturumları sırasında, devre dışı bırakılmak istenen parlamentonun işlevi ve saygınlığı için ısrarla mücadele eden Başkan John Bercow’un da “yazılı anayasa” seçeneğinin tartışılması gerektiği görüşünde olduğu biliniyor. Ancak İngiliz seçkinlerinin yeni bir yönetim modeli kurgulamak yerine, gururla korudukları yapıyı sonuna ve sınırlarına kadar zorlamak isteyecekleri de düşünülebilir. Nitekim Lordlar Kamarası’ndan bir yetkilinin basına yansıyan açıklamaları bu eğilimin açık bir işareti: “Parlamentoda köpekler gibi kavga ettiğimizin farkındayım. Fakat bu kararların, Harvard Hukuk Fakültesi’nden daha yeni mezun olmuş biri yerine, oy verdiğim kimse tarafından alınmasını isterim.” 

Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.
İlgili konular
Bu haberi paylaşın