Euro
6.21
Dolar
5.43
BIST 100
103,310.20
Altın
1,315.87
Analiz

BM’nin yeni 'Küresel Sözleşmesi' mülteci krizine çözüm olacak mı?

Cenevre Konvansiyonu’ndaki boşlukları giderebilmek için New York Deklarasyonu'nu kabul eden 193 ülke, dünyadaki mültecilerin daha insani şartlarda karşılanması konusunda taahhütte bulunmuş. oldu.

20.11.2018
BM’nin yeni 'Küresel Sözleşmesi' mülteci krizine çözüm olacak mı?

İSTANBUL – Ömer Mansur Çolakoğlu

BM Mülteciler Ajansı’nın yıllık küresel eğilimler araştırmasına göre, 2017 senesi itibariyle tüm dünyada yaşadığı şehirden veya ülkeden ayrılmak zorunda kalmış kişi sayısı 68,5 milyonu buluyor. Bunların 25,4 milyonu, sayıları 2016’dan beri yaklaşık üç milyon artmış olan mültecilerden oluşuyor. 1954’te uygulamaya konulan 28 Temmuz 1951 tarihli Cenevre Konvansiyonu mültecilerin haklarını düzenlese de, beklenmeyen iltica akınının getirdiği yük ve sorumlulukların nasıl paylaşılması gerektiğini açıklayan hiçbir madde ihtiva etmemekteydi. Bu boşluktan dolayı ise on yıllardır, özellikle ekonomik sebepler ve savaşlar yüzünden ülkesini terk etmek zorunda kalan kişileri sığındıkları ülkelerde, çoğunlukla insani olmayan şartlar ve çok çeşitli mahrumiyetler karşıladı.

Arap Baharıyla tetiklenen iç karışıklıkların ve özellikle sekizinci senesini doldurmaya yaklaşan Suriye iç savaşının, Avrupa ülkelerine gitmeyi hedefleyen göçmen ve mülteci sayısını çok ciddi şekilde artırması ve sırf 2015 senesinde (hedefi çoğunlukla Yunanistan ve İtalya kıyıları olan) çok sayıda bot ve teknenin batmasıyla yaklaşık 4 bin kaçak göçmenin hayatını kaybetmesi üzerine BM Genel Kurulu, bütün üyelerinin onayıyla 19 Eylül 2016’da tarihi New York Deklarasyonu’nu kabul etti. Evvelemirde Cenevre Konvansiyonu’ndaki boşlukları giderebilmek için bu deklarasyonu kabul eden 193 üye ülkenin hepsi, böylece dünyadaki mültecilerin daha insani şartlarda karşılanmasına ve desteklenmesine yönelik olarak, ortaya çıkan yük ve sorumlulukların daha adil bir şekilde paylaşılması konusunda taahhütte bulunmuş oldular.

New York Deklarasyonu’nun iki somut neticesi

BM Mülteciler Yüksek Komiseri Filippo Grandi’nin “uluslararası koruma sisteminde kapanmak bilmeyen bir boşluğa dair, önceden görülmemiş derecede bir irade ve karşılıklı anlayış ortaya koydu” şeklinde tarif ettiği New York Deklarasyonu’nun en somut iki neticesi ise Mülteciler İçin Küresel Sözleşme (Global Compact on Refugees – GCR) ve Güvenli, Nizami ve Düzenli Göç için Küresel Sözleşme (Global Compact on Safe, Orderly, and Regular Migration) isimli iki kapsamlı programın 2018 senesi içinde kabulünün öngörülmesi oldu. BM Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin (BMMYK) hazırladığı ve Kapsamlı Mülteci Müdahale Çerçevesi (the Comprehensive Refugee Response Framework – CRRF) ve eylem planı olmak üzere iki temel bölümden oluşan Mülteciler İçin Küresel Sözleşme’nin üçüncü ve en son taslağı geçtiğimiz Haziran ayının başlarında yayımlandı.

Mülteciler İçin Küresel Sözleşme’nin içeriği ne?

Mülteciler İçin Küresel Sözleşme dört bölümden oluşuyor: Küresel Sözleşme’nin arka planını, yol gösterici ilkelerini ve hedeflerini belirleyen giriş bölümü, New York Deklarasyonu’nun Ek I'inde üye devletler tarafından kabul edilen Kapsamlı Mülteci Müdahale Çerçevesi (CRRF) ve anlaşmanın hedeflerine ulaşmasına yardımcı olacak somut önlemleri belirten bir eylem programı. Dördüncü bölümde ise dört yılda bir Küresel Mülteci Forumu aracılığıyla yapılacak izleme ve gözden geçirme düzenlemeleri, yıllık üst düzey yetkililer toplantısı ve yüksek temsilcinin yıllık olarak Genel Kurul'a sunacağı rapordan bahsedilirken, takip ve gözden geçirmelerin yapılacağı ve aynı zamanda anlaşmanın dört hedefinin gerçekleştirilmesindeki başarı derecesinin ölçülmesi için göstergelerin de geliştirileceği ifade ediliyor.

Sözleşmenin hukuki bağlayıcılığı olmadığından, takip ve gözden geçirme mekanizmalarının büyük bir ciddiyetle işletilmesi çok büyük önem kazanıyor. Zira hukuki bağlayıcılığı olmayan bir sözleşmede, mültecilere ve/veya mültecilerin bulunduğu ülkelere yönelik yardım vaatlerini yerine getirmeyen devletlere karşı nasıl bir tavrın takınılacağı meçhul durumda. Eylül ayında BM’nin Mülteciler İçin Küresel Sözleşme başlıklı oturumunda bir konuşma yapan Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, bu alanda somut adımların atılması için sözleşmenin bir temel oluşturacağını umduklarını ve sözleşmenin kabulünün ardından tam anlamıyla uygulanıp uygulanmadığını Türkiye’nin yakından takip edeceğini vurgulamıştı.

BM’nin 193 üyesinin tamamı, sivil toplum kuruluşları ve mültecilerle 18 ay süren çok yoğun bir istişare trafiği neticesinde ortaya çıkan ve geçtiğimiz Temmuz ayında Genel Kurul’da ABD hariç 192 üye tarafından kabul edilen üçüncü taslağın, bu sene 11-12 Aralık’ta Fas, Marakeş’te düzenlenecek bakanlar düzeyindeki toplantıda nihai olarak kabul edilip uygulamaya sokulması milyonlarca insan için hayati önem taşıyor. Şimdiye kadarki birçok krizde büyük yetersizlikler sergilenmiş olsa da bu sefer çok ciddi bir siyasi iradenin ortaya konulacağına dair ümitler yüksek.

Küresel Sözleşme’nin önceki teşebbüslerden farkı

Mülteciler İçin Küresel Sözleşme, BM Mülteciler Yüksek Komiser Yardımcısı Volker Türk’e göre “bir mucize”. Zira giderek derinleşen kutuplaşmalara sahne olan dünyada, bazen örtüşen, ama çoğunlukla çakışan çıkarlara sahip bunca ülkeyi aynı ülkü etrafında bir araya getirebilmek hiç kolay bir iş olmasa gerek. Bunun başarılmış olmasından dolayı Türk, Küresel Sözleşme’nin Marakeş’te kabul edileceğine dair büyük bir ümit taşıdığını söylüyor.

BM’nin kırıklarla dolu karnesine bakıldığında, bu teşebbüsün gerçek bir başarı elde edemeyeceğine dair ciddi şüphelerin bulunması doğal. Fakat Türk’e göre girişimi geçmişteki bütün gayretlerden ayıran en büyük fark, hukuki bir bağlayıcılık söz konusu olmasa da, Marakeş’te kabul edilmesi durumunda, bütün üyelerin sözleşmenin gereklerini uygulaması açısından ortaya çok büyük bir siyasi iradenin çıkacak olması.

BMMYK’nın konuyla ilgili bir tanıtım videosunda konuşan Türk, Küresel Sözleşme’nin mülteci meselesinin dünyanın gündeminden düşmesine engel olacağını söylüyor.

“Küresel Sözleşme’nin kabul edilmesiyle garanti altına alacağımız şey, mülteci meselesine yönelik siyasi seviyedeki dikkatin sürdürülebilir kılınacak olmasıdır. Bu sayede bu meseleyi dünya kamuoyunun siyasi gündeminde tutarak unutulmamasını sağlayacağız. İşte yeni olan şey budur,” diyen Türk’e göre Küresel Sözleşme ile gerçekleştirilmeye çalışılan temel mesele, kesinlikle hayati önem taşıyan acil insani yardım safhasının ötesinde, mültecileri mümkün olan her yerde ulusal programlara dahil etmenin yollarını ve araçlarını bulmak. Ayrıca, meselâ ev sahibi toplulukların sağlık ve eğitim sistemlerini güçlendirmek suretiyle sadece mültecilere değil, aynı zamanda onlara ev sahipliği yapan topluma da fayda sağlayarak bir “kazan-kazan” durumu ortaya koymak.

Zorla yerinden edilmiş insanların akın akın bir yere gitmesinin, gidilen yerlerdeki su, sanitasyon, eğitim ve sağlık sistemlerinde şoka yol açtığı ve çok daha büyük bir nüfusla baş edebilmesi için sisteme destek verilmesi ve yatırım yapılması konularında, özellikle son üç yılda, uluslararası finans kuruluşlarında bir farkındalığın oluştuğunu belirten Türk şöyle konuştu: “Bugün farklı olacak diğer şey ise [bir mülteci dalgasından] özellikle etkilenmiş bir ülke olarak, tıpkı Bangladeş’in yaptığı gibi, krizin erken bir safhasında Dünya Bankası’nın desteğine bel bağlayabilecek olmanız.”

Dünya Bankası gibi ortakların rolü ne olacak?

World Bank Group Başkanı Jim Yong Kim’in BM Genel Kurulu’nda Eylül ayında gerçekleştirilen Mülteciler İçin Küresel Sözleşme oturumunda yaptığı konuşma, bu rolün mahiyetinin ne olacağına dair bilgiler içeriyor. Konuşmasının başlarında, 2017 senesinde günde 44 binden fazla insanın yaşadığı yeri terk etmek zorunda kaldığına dair çok çarpıcı bir veri paylaşan Kim, mülteci krizlerinin giderek uzayan süreçlere dönüştüğünün altını çizerek son beş senedir yaşadığı yere dönemeyen yaklaşık 10 milyon insan olduğunu söyledi. Dünyadaki mültecilerin yüzde 52’sinin 18 yaşın altında olduğuna dikkat çeken Kim, eylemsizliğin dünya nüfusunu nesiller boyu etkileyecek bir noktaya vardığını vurguladı.

Küresel Sözleşme’nin her bir tekil krizi daha iyi yönetmek için bir yol haritası ortaya koyduğunu, Dünya Bankası’nın tamamlayıcı uzmanlığını ve yaklaşımlarını iyi kullanan, insani yardım ve kalkınma alanında faaliyet gösteren topluluklar arasında daha yakın bir ortaklığa dayandığını söyleyen Dünya Bankası başkanı, bu bağlamda gerçekleştirdikleri ilk projenin Cox Bazaar’daki Rohingyalı mültecilerin sağlık ve beslenme ihtiyaçları için 50 milyon dolarlık destek sağlamak olduğunu bildirdi. Ayrıca bu mültecilerin özellikle eğitim alanında ve psiko-sosyal açılardan öncelik arz eden ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için de Bangladeş’e 500 milyon dolara yakın bir fon aktarılacağını açıkladı.

Küresel Sözleşme’nin Danimarka’da yeni bir veri merkezinin kurulmasını öngördüğünü ve bu sayede artık mültecilerin ve ev sahibi toplulukların mevcut refah seviyeleri hakkında çok daha net bilgiler edinebileceklerini hatırlatan Kim, bu adımın politikaların ve programların doğru insanları en etkin şekilde hedefleyebilmesi konusunda kritik önemde olduğunu belirtti.

“Sözleşmenin uygulanmasını desteklemek için hükümetler, BMMYK ve diğer ortaklarla birlikte çalışıyoruz” diyen Kim şöyle devam etti: “Etiyopya bugüne kadar en fakir ülkelere yönelik fonumuz olan Uluslararası Kalkınma Ajansı’ndan (IDA) destek alan dokuz düşük gelirli ev sahibi ülkeden biri. IDA ev sahibi ülkelere, çok sayıda mülteciye baktıkları yoksul bölgelerinde yatırım yapmalarına yardımcı olmak için, üç yıl içinde iki milyar dolar sağlayacak. Orta gelirli ülkeler içinse Küresel İmtiyazlı Finansman Kurumu, Lübnan ve Ürdün'deki mültecileri ve ev sahibi toplulukları desteklemek, iş olanakları sağlamak ve kamu hizmetlerini ve altyapıyı genişletmek için 2,5 milyar dolar imtiyazlı finansman desteğinde bulundu.”

Kim “Küresel Sözleşme’nin dünya kamuoyunun mültecilere yaklaşımını değiştirmek için tarihi bir fırsat” olduğunu söylese de Avrupa’daki mülteci ve göçmenlerin, özellikle de güneydoğu Avrupa’dakilerin verdikleri hayat mücadelesine değinmemesi ve AB dönem başkanı Avusturya’nın başını çektiği, özellikle Müslüman göçmen ve mültecileri “varoluşsal tehdit” olarak algılayan ülkelerin son günlerde dozu artan açıklamaları, Küresel Sözleşme Marakeş’teki toplantıda kabul edilse de akabinde gerçekten somut adımların atılabileceğine dair bir belirsizlik oluşturuyor.

Avusturya örnek değil, köstek olma peşinde

Örnek bir liderlik sergilemek yerine, Küresel Sözleşme’den çekilen Macaristan ve ABD’yle birlikte hareket edeceğini Kasım ayının ilk günlerinde açıklayan AB dönem başkanı Avusturya, AB tarafından eleştirilmişti. Viyana’nın, Küresel Sözleşme’nin “insanlara göçmenliği bir insan hakkı olarak sunduğu” ve “çatışmalardan dolayı iltica peşinde olanlarla ekonomik göçmenleri birbirine karıştırdığı” iddiası da bizzat BM Uluslararası Göç Özel Temsilcisi Louise Arbor tarafından reddedilmişti. “Bunun bir 'insan göçü hakkını teşvik etmeye' başlamanın bir yolu olup olmadığı sorusu geçerli bir soru değil. Böyle bir şey metinde yok; böyle bir şeye mecra açmak için ortaya konulan sinsi bir proje falan söz konusu değil,” diyerek itiraz eden Arbour, Avusturya'nın bu kararını “pişmanlık kaynağı” olarak nitelendirmiş ve Küresel Sözleşme’nin sadece insanların sınır ötesi hareketlerinin yönetimini iyileştirmeyi amaçladığını söylemişti.

Avusturya’nın iddiasının aksine Küresel Sözleşme, ülkelerin “kendi ulusal göç politikalarını ve kendi yetki alanlarındaki göçü yönetmedeki ayrıcalıkları belirleme konusunda egemen haklara sahip olduklarını” belirtiyor ve şunu ekliyor: “Egemen yetki sınırları içinde devletler, düzenli ve düzensiz göç durumu arasında ayrım yapma hakkına sahiptir.”

Muhtemelen Sebastian Kurz’un başı çekmesiyle daha bir cesaret bulan Çek Cumhuriyeti Başbakanı Andrej Babiş de hükümetteki ortaklarını Küresel Sözleşme’yi onaylamamaya davet ettiğini, zira sözleşmenin “yasal olan göçmenlerle yasal olmayanlar arasındaki çizgiyi belirsiz hale getirdiğini” söyledi. Çek Cumhuriyeti’nden evvel Polonya da resmi düzeyde bir açıklamayla, Sözleşme’ye imza koymayı düşünmediğini bildirmişti. Kendilerine dayatmada bulunduğunu söyledikleri AB ile zorunlu mülteci kotaları konusunda zaten çatışma halinde olan (Polonya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti ve Slovakya’dan müteşekkil) Vişegrad dörtlüsünden, böylece Küresel Sözleşme’ye dâhil olan sadece Slovakya kalıyor.

BM rakamları AB ülkelerinin tezlerini çürütüyor

Çatışmalar ve ekonomik mahrumiyetler nedeniyle Avrupa’ya gitmeye çalışan mülteci ve göçmenlere karşı çok çeşitli argümanlar dile getirilse de, en başta bahsettiğimiz BM küresel eğilimler araştırmasının ortaya koyduğu bazı veriler, iltica ve göç hareketlerine karşı sesini çok fazla yükselten Avrupa ülkelerinin “birçok açıdan tehdit altında” olduklarına dair iddia ve şikâyetlerinin ne denli çürük temellere dayandığını da açıkça gösteriyor.

Bu iddiaların önde gelenlerinden biri, dünyada yerinden yurdundan edilmiş insanların çoğunun küresel kuzeyde olduğuna dair. Global Trends’in verilerine göre ise bunun tam tersi geçerli: dünyadaki mültecilerin yüzde 85’i gelişmekte olan ülkelerde bulunuyor. Bu ülkelerin çoğu çaresiz bir fakirlik içinde ve zoraki misafirlerinden kaynaklanan ekstra masrafları için neredeyse hiçbir destek görmüyorlar. Ayrıca her beş mülteciden dördü, kendi ülkelerine sınır komşusu olan bir ülkede bulunuyor.

Yer değiştirmede ülke sınırı geçmek ise "küre çapında 68 milyon yurdundan edilmiş insan var" ibaresinin önerdiği kadar yaygın bir hal değil. Yaşadıkları yerden kaçmaya zorlananların neredeyse üçte ikisi kendi ülkelerini terk etmemiş, ülke içinde yerinden edilmiş insanlar. 25,4 milyon mültecinin beşte birinden fazlası BM Yakındoğu Filistin Mültecilerine Yardım Ajansı’nın (UNRWA) koruması altındaki Filistinliler. BMMYK’nın sorumlu olduğu geri kalanın üçte ikisi ise sadece beş ülkeden: Suriye, Afganistan, Güney Sudan, Myanmar ve Somali. Bunlardan herhangi birindeki çatışmanın sona ermesi, araştırmanın tespitlerine göre, daha geniş küresel yer değiştirme tablosunu önemli ölçüde etkileme potansiyeline sahip.

Yaşadığı çatışmalardan dolayı büyük nüfus hareketlerine sebep olan ülkelerin sayısının aslında nispeten az olduğu gibi, Global Trends'e göre, büyük sayıda yerinden edilmiş insana ev sahipliği yapan ülke sayısı da az. Türkiye, ev sahipliği yaptığı, çoğunluğu Suriyeliler olmak üzere, 3,5 milyon mülteci nüfusuyla salt sayı bakımından dünyanın en çok mülteciye bakan ülkesi olma vasfını koruyor. Mültecilerin topluma entegrasyonu bakımından da Türkiye, misafirlerine sağladığı ücretsiz eğitim ve sağlık hizmetleriyle yine ABD ve AB’nin açık ara önünde.

Sonuç olarak, Avrupa’da alarm verici derecede yükselişte olan ve artık iktidar olmaya başlayan aşırı sağcı, ırkçı ve çok büyük ölçüde Müslüman düşmanı akımların, kabul edilse dahi Küresel Sözleşme’ye ne derece uyacakları ciddi bir endişe kaynağı olarak önümüzde duruyor. Zira sözleşmenin hukuki olarak bir bağlayıcılığı bulunmadığı gibi, ABD’nin başında da New York Deklarasyonu’na imza koyan bir Obama yok artık. Ayrıca aktarılacağı söylenen fonların ne kadarının kredi, ne kadarının hibe olduğu, üstelik taahhüt edilen meblağların vaktinde sağlanıp sağlanmayacağı da bu süreçte hayati önem taşıyacak. Zira milyonlarca mültecinin Avrupa’ya geçmemesi için Türkiye’ye 2015 yılında taahhüt edilen toplam altı milyar avroluk mülteci yardım fonunun daha ilk üç milyar avroluk kısmının dahi hepsi karşılanmış değil.

Bosna-Hersek ve Ruanda facialarının başını çektiği nice zayıf notla sicili kabarık olan BM’nin bu sefer gerçekten müspet, somut bir değişikliğe imza atıp atamayacağını hep birlikte göreceğiz.

Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.